PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNDE AYIPTAN SORUMLULUK
ÖZET
Pay devri sözleşmeleri, şirketlerin ortaklık yapısını değiştiren ve hem alıcı hem de satıcı için önemli hukuki ve ekonomik sonuçlar doğuran sözleşmelerdir. Bu sözleşmelerde devredilen payların hukuki veya ekonomik niteliklerindeki eksiklikler, yani ayıplar, taraflar arasında uyuşmazlıklara yol açabilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümleri, kural olarak tüm alım satım sözleşmeleri için geçerli olmakla birlikte, pay devri sözleşmelerine uygulanabilirliği doktrinde tartışmalı bir konudur. Bu makalede, öncelikle pay devri sözleşmelerinin hukuki niteliği incelenmekte, ardından ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanabileceği sözleşme türleri ele alınmakta ve son olarak bu hükümlerin pay devri sözleşmelerine uygulanabilirliği değerlendirilerek konuya ilişkin güncel yaklaşımlar ve uygulama örnekleri incelenmektedir.
Anahtar Kelimeler: Pay, Pay Devri Sözleşmesi, Şirket, Anonim Şirket, Ayıptan Sorumluluk, Pay Devri
I. GİRİŞ
Pay devri sözleşmesi, şirketlerde pay sahipliği yapısının değişmesine ve buna bağlı olarak zaman zaman yönetim kontrolünün el değiştirmesine neden olan temel hukuki işlemlerden biridir. Pay devriyle birlikte, yalnızca payın mülkiyeti değil, aynı zamanda paya bağlı mali haklar, yönetim hakları ve şirket üzerinde dolaylı bir ekonomik hakimiyet de el değiştirir. Bu nedenle, devredilen payların hukuki ve fiilî nitelikleri, şirketin mali durumu ve payın temsil ettiği hakların kapsamı taraflar açısından büyük önem taşır.
Uygulamada pay devri sözleşmeleri genellikle bir hak satışı olarak değerlendirilir. Ancak, devrin kapsamına ve niteliğine göre kimi durumlarda ayıptan sorumluluk hükümlerinin de uygulanabileceği kabul edilmektedir1. Bu doğrultuda, ayıptan sorumluluğun kapsamı ve uygulanma koşulları, sözleşmenin hukuki niteliği ile devrin oranı ve içeriğine göre farklılık gösterebilmektedir. Konuya ilişkin açık bir kanuni düzenlemenin bulunmaması, doktrinde ve yargı kararlarında farklı yorumların ortaya çıkmasına yol açarak uygulamada önemli bir belirsizlik yaratmaktadır.
II. PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ
A. Sözleşmenin Konusu
Genel olarak satış sözleşmelerinin konusunu, eşyalar, haklar, parasal değere sahip ekonomik yararlar ve eşya veya hak toplulukları oluşturabilir2. Pay, hukuki niteliği itibarıyla bir hak olarak görüldüğünden3, pay devri sözleşmelerinin çoğunlukla hak satışı kapsamında değerlendirileceği ileri sürülmektedir4. Pay devri sözleşmesinde satıcının borcu, şirket payını ve bu paydan doğan ortaklık haklarını alıcıya devretmektir. Bu çerçevede, payın yönetim ve malvarlığı hakları sağlaması, sermayenin bir parçasını oluşturması, piyasa değerinin bulunması ve devredilebilir nitelikte olması, onu satış sözleşmesine konu olabilecek ekonomik bir değer haline getirmektedir.
B. Sözleşmenin Niteliği
Pay devri sözleşmesinin hukuki niteliği konusunda iki temel yaklaşım bulunmaktadır. Birinci görüşe göre, pay devri kural olarak hak satışı niteliğindedir. Bu durumda, ayıptan sorumluluk açısından, taşınır satışına ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (“TBK”) madde 219 ve devamı hükümleri değil, hak satışına özgü TBK madde 191-193 hükümleri uygulanmalıdır5. İkinci görüş ise devrin kapsamı ve niteliğine göre değerlendirme yapılması gerektiğini savunur6. Özellikle devredilen payların şirkette hâkimiyet sağlayacak oranda olması veya şirketin tamamına yakınının devredilmesi halinde, devrin konusunun fiilen şirketin kendisi olduğu kabul edilerek, duruma göre taşınır satışı hükümlerinin kıyasen uygulanması gerektiği ileri sürülmektedir7. Son olarak Yargıtay’ın, “pay” kavramını “taşınır” olarak tanımladığı kararları da mevcuttur8. Bu kapsamda, pay devrinin taşınır satışıyla da ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceği, dolayısıyla TBK m. 219 vd. hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı, devrin kapsamı ve niteliğine göre değerlendirilmekte ve bu husus doktrinde tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Bu iki ana yaklaşım, uygulanacak hükümler bakımından farklı sonuçlar doğurur. Birinci görüş, payın hukuki mahiyetini ön planda tutarak hak satışına özgü hükümlerin uygulanmasını savunurken; ikinci görüş, devrin ekonomik ve fiili etkilerini esas alarak, belirli koşullarda taşınır satışına ilişkin ayıptan sorumluluk hükümlerinin kıyasen uygulanabileceğini ileri sürer. Bu çerçevede, özellikle kontrol devri niteliği taşıyan pay devirlerinde hangi yaklaşımın benimseneceği, tarafların hak ve borçlarının kapsamı ile ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanabilirliği açısından belirleyici olmaktadır.
III. AYIPTAN SORUMLULUK HÜKÜMLERİNİN PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNE UYGULANABİLİRLİĞİ
Ayıp, genel olarak satılanın sahip olması gereken veya vaat edilen özelliklerden olumsuz yönde sapması, diğer bir ifadeyle nitelik eksikliği olarak tanımlanabilir. Ayıptan sorumluluk kurumunun temelinde ifa teorisi yatar; bu teoriye göre, satılanın ayıpsız olması, satıcının teslim borcunun ayrılmaz bir parçasıdır. Satıcının asli edim yükümlülüğü, satılanı niteliklerinde herhangi bir eksiklik veya bozulma olmaksızın teslim etmektir. Satıcının bu yükümlülüğe aykırı davranması halinde, ayıptan sorumluluk hükümleri devreye girecektir.
Bu bağlamda, TBK m. 219-231 hükümleri satıcının sattığı malı kararlaştırılan niteliklere uygun ve ayıptan ari biçimde teslim etme yükümlülüğünü düzenler. Sorumluluğun doğabilmesi için satılanın teslim edilmiş olması, ayıbın esaslı nitelikte bulunması, alıcı tarafından bilinmemesi, teslimden önce mevcut olması, aşikâr ayıp olmaması ve sözleşmeyle sorumluluğun kaldırılmamış olması gibi koşulların birlikte gerçekleşmesi gerekir. Ayrıca alıcının malı ayıplı haliyle kabul etmemesi de şarttır.
Ayıptan sorumluluk kurumu yalnızca satış sözleşmeleriyle sınırlı olmayıp, kanun koyucu bazı sözleşmelerde özel düzenlemeler öngörmüş, bazı sözleşmelerde ise satıma ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanabileceğini kabul etmiştir. Nitekim eser sözleşmeleri bakımından yüklenicinin eseri ayıpsız teslim yükümlülüğü, trampa sözleşmeleri bakımından da karşılıklı teslim borçları nedeniyle ayıp hükümleri uygulama alanı bulmaktadır. Benzer şekilde, şirket pay devri sözleşmelerinde de, özellikle devrin salt hak devri olmaktan çıkıp ekonomik açıdan bir işletme devri niteliğine bürünmesi halinde, TBK m. 219 vd. hükümlerinin kıyasen uygulanabileceği ileri sürülmektedir. Pay devri sözleşmelerine ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı, esasen sözleşmenin hukuki niteliğine ve devrin kapsamına ilişkin olarak benimsenen yaklaşıma bağlıdır. Daha önce açıklandığı üzere, payın hukuki mahiyeti itibarıyla hak olarak nitelendirilmesi, kural olarak bu tür sözleşmelerde TBK m. 191-193 hükümlerinin uygulanmasını beraberinde getirmektedir. Ancak devredilen payların, şirkette kontrol sağlayacak ölçüde veya şirketin tamamına yakınını kapsayacak şekilde olması halinde, işlemin ekonomik anlamda bir işletme devri olarak değerlendirilmesi ve bu nedenle TBK m. 219 vd. hükümlerinin taşınır satışına ilişkin düzenlemelerinin kıyasen uygulanabilmesi mümkündür9.
Kontrol hisselerinin devri, her ne kadar hukuken doğrudan bir işletme devri anlamına gelmese de fiilen şirketin malvarlığı, faaliyetleri ve organizasyon yapısı üzerinde belirleyici bir söz sahibi olmayı beraberinde getirir. Zira ortaklık payı ile şirketin ekonomik varlığı arasındaki sıkı bağ, bu payların devrini yalnızca soyut bir hak devri olmaktan çıkararak, işletme bütünlüğü üzerinde dolaylı hakimiyet sağlayan bir işlem niteliğine büründürür. Pay alıcısı, çoğu durumda, devraldığı paylardan elde edeceği ekonomik menfaati, doğrudan şirketin mevcut veya beklenen malvarlığı değerine bağlar10. Bu sebeple, kontrol sağlayan payların devrinde, işletmeden kaynaklanan ve şirketin ekonomik bütünlüğünü veya organizasyon yapısını bozacak nitelikteki ayıplar, payın değerini ve alıcının ondan beklediği faydayı doğrudan etkiler.
Bu gibi durumlarda, ayıbın işletme ile pay arasındaki bu doğrudan ilişki nedeniyle, payın bizzat kendisinde mevcut sayılması ve TBK m. 219 vd. hükümlerinin uygulanabilirliğinin kabul edilmesi, kanımızca hem hukuki tutarlılık hem de taraflar arasındaki menfaat dengesi bakımından isabetli olacaktır. Sonuç olarak, işletmeden kaynaklanan ayıp, ekonomik bütünlüğü veya organizasyon yapısını bozacak düzeyde olduğunda, bu durum payın bizzat kendisinde ayıp olarak kabul edilmeli ve TBK m. 219 vd. hükümleri bu tür pay devirlerine uygun düştüğü ölçüde uygulanmalıdır.
IV. AYIP ŞARTLARININ PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNE UYARLANMASI
TBK’da düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümleri esasen maddi malların satışına uygulanmak üzere öngörülmüş olup, hak satışına konu olan işlemlerde doğrudan uygulanabilirliği sınırlıdır11. Sermaye şirketlerinde pay devri sözleşmesinin konusunu ortaklık statüsü ile buna bağlı hak ve borçlar oluşturduğundan, değinildiği üzere, bu sözleşmeler genellikle hak satışı kapsamında değerlendirilir. Hak satışında maddi ayıptan bahsedilememesi, pay devri sözleşmelerine ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanabilirliğinin tartışılmasının temel nedenidir.
A. Pay Devri Sözleşmelerinde Ayıp Türleri
Ayıbın kaynağı olarak eksiklikler, farklı türlerde ortaya çıkabilir 12. Maddi mallarda olduğu gibi, burada da maddi ayıp kavramı, şirketin fiziksel varlıkları üzerinden anlam kazanır. Şirketin makine parkında, üretim tesislerinde veya envanterinde mevcut ve değerini önemli ölçüde düşüren bozukluklar, eksiklikler ya da arızalar, devredilen payın temsil ettiği ekonomik değeri doğrudan etkilediği ölçüde maddi ayıp olarak kabul edilebilir.
Hukuki ayıp ise, payın sağladığı hakların hukuki olarak sınırlandırılmış veya ortadan kalkmış olması şeklinde ortaya çıkar. Şirket faaliyetinin gerekli izinlerden yoksun olması, fikri ve sınaî mülkiyet haklarının hükümsüz kılınması, payın üzerinde rehin veya intifa gibi sınırlı aynî hakların bulunması yahut devrin beyan edildiği nitelikleri taşımaması, bu kapsamdadır.
Ekonomik ayıp ise, şirketin mali tablolarında gerçeğe aykırı beyanlar, aşırı borçluluk, likidite yetersizliği veya taahhüt edilen kârın gerçekleşmemesi gibi durumlarda söz konusu olur. Bu tür eksiklikler, payın ekonomik değerini ve alıcının sözleşmeden beklediği menfaati doğrudan etkilediğinde, işletmeden kaynaklanan ayıbın payın bizzat kendisinde mevcut olduğu kabul edilir.
Bu uyarlama sayesinde, TBK m. 219 vd. hükümleri, her ne kadar esas anlamda taşınır mallara ilişkin düzenlemeler olsa da, kontrol sağlayan pay devirlerine kıyasen uygulanarak hem alıcı hem de satıcı açısından sorumluluk rejimi somutlaştırılabilir.
B. Pay Devri Sözleşmelerinde Ayıptan Sorumluluğun Şartları
TBK m. 219 hükümleriyle öngörülen ayıptan sorumluluk şartlarının pay devri sözleşmelerine uygulanabilmesi, bu şartların sözleşmenin konusuna ve niteliğine uyarlanmasıyla mümkündür. Pay devrinin maddi mallara ilişkin ayıp hükümlerinin doğrudan uygulanması sınırlı olsa da, şirketin malvarlığı ve faaliyetlerine ilişkin eksiklikler payın değerini doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle, TBK’da öngörülen ayıp şartları, pay devrinin özellikleri dikkate alınarak aşağıdaki şekilde uyarlanabilir:
- Payın alıcıya devredilmiş olması: Pay devir sözleşmelerinde ayıptan sorumluluk, kural olarak hukuken devir tamamlandıktan sonra doğar. Payın devri, ilgili mevzuatta öngörülen şekil şartlarının yerine getirilmesiyle gerçekleşir (örneğin; nama yazılı pay senedinin zilyetliğinin geçirilmesi ve ciro edilmesi, nama yazılı senetsiz paylarda pay defterine tescil, hamiline yazılı senetlerde teslim13); devir tamamlanmadan satıcı, ayıp hükümlerine göre sorumlu tutulmamalıdır.
- Devredilen payda esaslı bir ayıp bulunması: Esaslı ayıp ile, payın temsil ettiği şirket varlığında veya payın hukuki durumunda, devrin ekonomik amacını önemli ölçüde ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte eksikliklerin bulunması kastedilir. Bu eksiklikler; şirketin fiziksel varlıklarındaki bozukluklar (maddi ayıp), faaliyet izinleri veya fikri haklar gibi unsurlardaki hukuki eksiklikler (hukuki ayıp) veya mali tabloların gerçeğe aykırı olması gibi durumlar (ekonomik ayıp) olabilir.
- Ayıbın alıcı tarafından bilinmemesi: Alıcı, devir anında ayıbı biliyor veya makul bir inceleme ile tespit edebilecek durumdaysa, bu ayıp nedeniyle satıcıya başvuramaz. Pay devirlerinde bu husus, çoğu kez durum tespiti(due diligence) sürecinde ortaya çıkar14; bu sürece rağmen tespit edilemeyen eksiklikler ayıp kapsamında değerlendirilir.
- Ayıbın devrin tamamlanmasından önce mevcut olması: Ayıp, pay devri işlemi tamamlanmadan önce mevcut olmalıdır. Devralmadan sonra alıcının tasarrufları veya dış etkenler sonucu ortaya çıkan eksiklikler satıcının sorumluluğuna girmemelidir.
- Ayıbın aşikâr nitelikte olmaması: Basit bir inceleme ile kolaylıkla fark edilebilecek ayıplar, alıcı tarafından devirden sonra süresinde ihbar edilmezse satıcı bunlardan sorumlu tutulamaz. Örneğin, şirketin konkordato halinin ticaret siciline tescil edilmiş olması hali.
- Sorumluluğun sözleşme ile sınırlandırılmamış veya kaldırılmamış olması: Taraflar, pay devri sözleşmesi ile satıcının ayıptan sorumluluğunu daraltabilir veya tamamen kaldırabilir. Ancak bu tür kayıtlar dürüstlük kuralına aykırı olamaz15.
- Alıcının ayıplı durumu kabul etmemiş olması: Alıcı, devraldığı payın ayıplı olduğunu bilerek ve bu durumu açıkça veya zımnen kabul ederek devralmışsa, sonradan ayıp hükümlerine başvuramaz.
Sonuç olarak, yukarıda belirtilen unsurlar, TBK m. 219 ve devamı maddelerinde düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümlerinin, pay devri sözleşmelerinin niteliğine uyarlanmış halidir. Her ne kadar mevzuatta bu hususa ilişkin açık bir düzenleme bulunmasa da, pay devrinin özellikleri ve taraflar arasındaki menfaat dengesi gözetildiğinde, söz konusu şartların bu şekilde yorumlanarak uygulanabileceği kanaatindeyiz.
V. SONUÇ
Pay devri sözleşmeleri, anonim şirketlerde mülkiyet yapısını değiştiren ve çoğu durumda yönetim kontrolünün el değiştirmesine yol açan önemli hukuki işlemlerdir. Bu sözleşmelerin niteliği, devredilen payların kapsamı ve ekonomik etkileri, uygulanacak sorumluluk rejiminin belirlenmesinde doğrudan etkilidir. Özellikle devrin salt bir hak satışı olmaktan çıkıp, fiilen şirketin malvarlığı, faaliyetleri ve organizasyon yapısı üzerinde hakimiyet sağlayan bir işlem niteliğine büründüğü hallerde, payın ekonomik değerini etkileyen ayıplar, yalnızca soyut bir hak eksikliği olarak değil, işletmenin bütünlüğünü bozan nitelikteki eksiklikler olarak değerlendirilmelidir.
TBK’da düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümleri, kural olarak maddi malların satışına uygulanmakla birlikte, doktrinde ve yargı kararlarında, kontrol sağlayan pay devirlerinde bu hükümlerin kıyasen uygulanabileceği yönünde güçlü gerekçeler ileri sürülmektedir. Bu yaklaşım hem hukuki tutarlılık hem de taraflar arasındaki menfaat dengesinin korunması bakımından isabetlidir. Zira alıcı, çoğu durumda devraldığı paylardan elde edeceği menfaati doğrudan şirketin mevcut ve beklenen malvarlığı değerine bağlamaktadır. Dolayısıyla, işletmeden kaynaklanan ayıplar payın değerini ve sözleşmenin ekonomik amacını doğrudan etkilemektedir.
Bu çalışmada, TBK m. 219 ve devamı maddelerinde öngörülen ayıptan sorumluluk şartlarının, pay devri sözleşmelerinin niteliğine uyarlanması suretiyle uygulanabileceği ortaya konulmuştur. Her ne kadar mevzuatta bu hususa ilişkin açık bir düzenleme bulunmasa da, pay devrinin özellikleri ve taraflar arasındaki hukuki-ekonomik bağ dikkate alındığında, maddi mallara özgü ayıp hükümlerinin mantığının pay devirlerine de kıyasen uygulanması mümkündür. Böyle bir yaklaşım, hem sözleşmesel güvenliğin hem de ticari dürüstlük ilkesinin güçlendirilmesine hizmet edecektir.
Sonuç olarak, kontrol devri niteliği taşıyan pay devri sözleşmelerinde, şirketin malvarlığı ve faaliyetlerindeki eksikliklerin payın bizzat kendisinde mevcut sayılması ve TBK m. 219 vd. hükümlerinin bu tür işlemlere uygun düştüğü ölçüde kıyasen uygulanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Bu yaklaşımın, ileride yasal düzenlemeler veya içtihat birliği ile netleşmesi, uygulamada yaşanan belirsizliklerin giderilmesi açısından önem taşımaktadır.
References
- Av. Dr. Başak Başar, “Şirket Pay Devir Sözleşmesinde Ayıptan Sorumluluk”, Seçkin Yayınları, 2025, s.2 ↩︎
- Prof. Dr. Mustafa Alper Gümüş, “Borçlar Hukuku Özel Hükümler C-I”, Vedat Kitapçılık, 2013, s. 16 ↩︎
- Doç. Dr. Tamer Bozkurt, “Şirketler Hukuku” Yetkin Yayınları, 2020, s.391 ↩︎
- Prof. Dr. Vedat Buz, “Ortaklık Paylarının Devrinde Ayıba Karşı Tekeffül Hükümlerinin Uygulanabilirliği Sorunu”, Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, 2019, s.66 ↩︎
- Başar, s. 181 ↩︎
- Buz, s.84 ↩︎
- Zahide Altunbaş Sancak, “Anonim Şirket Özelinde Devralma İşlemlerinde Satıcının Ayıptan Doğan Sorumluluğu”, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2021 s. 73 ↩︎
- İlker Demirtaş, “Anonim Şirket Pay Devrinde Ayıptan Sorumluluk” İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi, 2024, s. 21; Yargıtay HGK, E. 2013/13-1234, K. 2015/795, T. 28.01.2015; Yargıtay 13. HD., E. 2011/13353, K. 2011/12995, T. 22.09.2011; Yargıtay 11. HD., E. 2015/3775, K. 2016/2651, T. 09.03.2017 ↩︎
- İdil Alaeddinoğlu, “Anonim Ortaklıkta Pay Devri Sözleşmesi”, Ankara Üniversitesi, 2022, s, 117-128; Demirtaş s. 40 ↩︎
- Alaeddinoğlu, s.78 ↩︎
- Av. Beyza Aka, “Satıcının Zapttan ve Ayıptan Sorumluluğuna İlişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümlerinin Anonim Şirket Pay Satışlarına Uygulanabilirliği”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2021/2, s.2136 ↩︎
- Bkz. Başar s. 122-127 ↩︎
- 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ↩︎
- Alaeddinoğlu, s. 69-70, Başar, s. 151 ↩︎
- 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ↩︎
- Published in Yayınlar
ANONİM ŞİRKETLERDE RÜÇHAN HAKKININ SINIRLANDIRILMASI
Özet
Anonim şirketlerde pay sahiplerine tanınan rüçhan hakkı, sermaye artırımı süreçlerinde mevcut ortaklık yapısının devamlılığını sağlamaya yönelik temel bir güvencedir. Bununla birlikte, şirketin finansal durumu, yatırım planları ya da uzun vadeli stratejik amaçları doğrultusunda, bu hakkın sınırlandırılması bazı durumlarda gündeme gelebilmektedir. Türk Ticaret Kanunu, rüçhan hakkının sınırlandırılmasını ancak haklı gerekçelere dayanmak ve belirli usul kurallarına riayet etmek şartıyla mümkün kılmaktadır. Bu makalede, söz konusu sınırlamanın yasal dayanakları, uygulama koşulları ve doğurduğu hukuki sonuçlar ele alınacaktır.
Anahtar Kelimeler: Anonim Şirket, Rüçhan Hakkı, Genel Kurul, Yönetim Kurulu, Sınırlandırma, Kaldırma
1. GİRİŞ
Dar anlamda rüçhan hakkı, sermaye artırımı sırasında pay sahiplerine, dış kaynaklardan yapılan sermaye artışı sonucunda çıkarılan yeni payları, mevcut pay oranlarına göre öncelikli olarak alma imkânı tanıyan bir pay sahipliği hakkıdır1. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (“TTK”) ise rüçhan hakkı; anonim şirket pay sahiplerinin sermaye artırımı sırasında mevcut pay oranlarını koruyabilmeleri amacıyla tanınmış bir imtiyaz olarak açıklanmaktadır.
TTK’nın 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte, rüçhan hakkına ilişkin düzenlemelerde önemli yapısal değişikliklere gidilmiştir. Bu kapsamda, kayıtlı sermaye sisteminin kapalı anonim şirketler bakımından da benimsenmesine imkân tanınmış; yeni pay alma hakkının kullanımıyla ilgili süre belirleme yetkisinin hangi organa ait olduğu hususunda açıklık getirilmiştir. Ayrıca, pay devrine ilişkin kısıtlamaların bu hakkın sınırlandırılmasında bir gerekçe olarak öne sürülmesi engellenmiş; eşit işlem ilkesine uygun bir denge kurulmaya çalışılmıştır. Böylece, yeni sistem ile birlikte hem pay sahiplerinin mevcut pay oranlarını koruyabilmesi güvence altına alınmış hem de şirketin sermaye artırım sürecinde kötüye kullanıma açık alanlar daraltılmıştır2.
İşbu yazıda, yukarıda açıklanan düzenlemeler çerçevesinde rüçhan hakkının sınırlandırılmasının hukuki dayanakları ve uygulaması üzerinde durulacak olup pay sahiplerinin haklarını koruyacak şekilde nasıl sınırlandırılabileceği ve bu sınırlandırmaların hangi koşullar altında geçerli olacağı incelenecektir.
2. ANONİM ŞİRKETLERDE SERMAYE ARTIRIMI VE RÜÇHAN HAKKININ AMACI
Anonim şirketlerde sermaye kavramı, iki farklı sistem çerçevesinde ele alınmaktadır. Esas sermaye, şirketin esas sözleşmesinde belirlenen ve tamamı taahhüt edilen sermaye miktarını ifade ederken, kayıtlı sermaye, şirketin artırabileceği azami sermaye miktarını belirleyen tavan değeri tanımlar. Rüçhan hakkı, her iki sermaye sistemi kapsamında kullanılabilir olmakla birlikte, doğası gereği yalnızca dış sermaye artırımı türünde devreye girmektedir. Nitekim dış sermaye artırımı, şirketin özkaynaklarını artırmak amacıyla yeni pay sahiplerinin şirkete katılması sürecini ifade eder. Bu durumda, mevcut pay sahiplerinin sahip oldukları pay oranları değişebilir. Rüçhan hakkı, bu tür bir sermaye artırımı sırasında, mevcut pay sahiplerinin mevcut pay oranlarını koruma amacını taşımaktadır3.
3. RÜÇHAN HAKKININ SINIRLANDIRILMASI
Rüçhan hakkı, pay sahiplerinin haklarını korumakla birlikte, sermaye artırımı sürecini uzatarak maliyetleri yükseltebilir ve şirketlerin hızlı bir şekilde sermaye temin etmesini zorlaştırabilir4. Bu sebeple rüçhan hakkının sınırlandırılması şirketin korunması açısından olumlu bir imtiyaz olarak karşımıza çıkabilmektedir. Yeni payların üçüncü kişilere tahsisinin, mevcut pay sahiplerinin rüçhan hakkına üstün geldiği hallerde, rüçhan hakkının sınırlandırılması söz konusu olabilmektedir5.
Diğer yandan rüçhan hakkının orantısız biçimde sınırlandırılması, pay sahiplerinin kârdan pay alma ve genel kurulda oy kullanma gibi temel mali ve yönetsel haklarının zayıflamasına yol açabilecek niteliktedir. Bu gibi sebeplerle rüçhan hakkının kısıtlanması TTK sisteminde açık ve kesin hükümlerle düzenlenmiş olup bu şekilde şirket ortaklarının menfaatleri koruma altına alınmıştır.
A. RÜÇHAN HAKKI SINIRLANDIRMASININ TÜRLERİ
Rüçhan hakkının sınırlandırılması iki şekilde olabilmektedir; sınırlandırma veya kaldırma. TTK madde 461 lafzından da anlaşılacağı üzere temel ilke rüçhan hakkının sınırlandırılmamasıdır. İstisnai hallerde olmak üzere, rüçhan hakkının kaldırılmasına ve sınırlandırılmasına imkan tanınmıştır. Ancak, kaldırma veya sınırlandırmanın keyfi bir şekilde yapılmasının engellenmesi amacıyla, ilgili işlemlerin yapılabilmesi belli kurallara bağlanmıştır6.
Bu doğrultuda, rüçhan hakkının sınırlandırılması; pay sahiplerinin yalnızca belirli bir kısmının yeni pay alma hakkından faydalanabilmesi ya da bazı pay gruplarının bu haktan tamamen dışlanması şeklinde ortaya çıkabilir. Rüçhan hakkının tamamen kaldırılması ise, tüm pay sahiplerinin yeni pay alma imkanının ortadan kaldırılması ve hakkın hiç kullanılamaz hale gelmesi anlamına gelir. Her iki uygulama da sermaye artırımı kararının ayrılmaz bir parçası olup, birlikte değerlendirilmek suretiyle karara bağlanır7.
B. YETKİLİ ORGAN
TTK’da, rüçhan hakkının sınırlandırılması konusunda hangi anonim şirket organının yetkili olduğu doğrudan açıkça düzenlenmemiştir. Ancak, TTK m. 461’de yapılan ayrım göz önüne alındığında, şirketin tabi olduğu sermaye sisteminin yetkili organı belirlemede belirleyici bir faktör olduğu söylenebilir. Şirket esas sermaye sistemine tabi ise bu kararı genel kurul alırken, kayıtlı sermaye sistemine tabi ise bu karar yönetim kurulu tarafından da alınabilecektir.
Bu ayrımın gerekçesini daha iyi anlayabilmek için, öncelikle sermaye artırımı kararlarında hangi organın yetkili olduğuna bakmak gerekir. Zira rüçhan hakkının kullanılması veya sınırlandırılması, doğrudan sermaye artırımı işlemiyle bağlantılıdır.
Esas sermaye sisteminde, sermaye artırımı kararı genel kurul tarafından alınır. Dolayısıyla bu sistemde, rüçhan hakkının sınırlandırılması kararı da yine genel kurulun yetkisi dahilindedir. Ancak kayıtlı sermaye sisteminde durum farklıdır. Bu sistemde, şirketin sermayesinin ihtiyaç halinde yönetim kurulu kararıyla artırılması esasına dayanılır. Bu yetki, şirket esas sözleşmesinde yer alan açık bir yetkilendirme hükmüne dayanmalıdır8.
Rüçhan hakkının korunması, TTK çerçevesinde kural olarak güvence altına alınmış olup, bu hakkın sınırlandırılması veya tamamen kaldırılması ancak istisnai hallere münhasır tutulmuştur. Anılan istisnanın uygulanabilmesi için kanun koyucu iki temel şartın bir arada gerçekleşmesini aramaktadır:
- genel kurulun, artırılmış nisapla (esas sermayenin en az %60’ının olumlu oyuyla) karar alması ve
- söz konusu sınırlama veya kaldırma işleminin haklı sebeplere dayanması.
Bununla birlikte, bu şartların sağlanmış olması dahi, sınırlama ya da kaldırma işleminin keyfi biçimde kullanılmasına olanak tanımaz. Ayrıca hiç kimse, rüçhan hakkının sınırlandırılması veya kaldırılması suretiyle hakkaniyete aykırı biçimde yararlandırılamaz ya da zarara uğratılamaz9.
Esas sözleşme ile yönetim kuruluna rüçhan hakkının sınırlandırılması veya tamamen kaldırılması yetkisinin tanındığı durumlarda kurul, aldığı kararın dayandığı haklı gerekçeleri; çıkarılacak yeni payların primli yahut primsiz ihraç edilme nedenlerini ve uygulanacak prim tutarının belirlenme esaslarını içeren ayrıntılı bir rapor düzenlemekle yükümlüdür. Bu raporun, hem pay sahiplerine karşı şeffaflığın sağlanması hem de kararın hukuki denetime elverişli hale getirilmesi amacıyla ticaret siciline tescili ve ilanı ayrıca zorunludur10.
C. RÜÇHAN HAKKININ SINIRLANDIRILMASINDA UYULACAK ESASLAR
TTK m. 461/2 hükmünün gerekçesinde, hükmün pay sahiplerini koruma amacına hizmet eden ve yeni pay alma hakkını güçlendiren dört temel ilkeye dayandığı ifade edilmekte; anılan ilkeler şu şekilde sıralanmaktadır:
- Rüçhan hakkının esas sözleşme ile sınırlandırılamayacağı,
- Hakkın ancak haklı sebep varlığı ile sınırlandırılabileceği,
- Sınırlandırmanın kişilerin yararlandırılmasının ve bazı pay sahiplerinin kayba uğratılması amacı ile yapılamayacağı,
- Hakkın ancak ağırlaştırılmış nisap ile sınırlanabileceği ve bu nedenle bir azlık hakkı taşıdığı11.
Madde gerekçesinde açıkça açıklanan bu esaslara göre rüçhan hakkının sınırlandırılmasında dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri; bu işlemin keyfi bir şekilde yapılmaması gerektiğidir.
Kanun, rüçhan hakkının ancak haklı sebeplerle sınırlandırılabileceğini belirtmekle, bu hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Hakkın sınırlandırılmasındaki haklı sebeplerin, şirketin gerçek ihtiyaçlarıyla ve ticari gerekliliklerle bağlantılı olması gerekir. Örneğin, halka arz veya stratejik bir birleşme gibi durumlar, haklı sebep olarak kabul edilebilir. Ancak, herhangi bir pay sahibinin yalnızca kişisel veya grup menfaatleri doğrultusunda bu hakkın sınırlanması mümkün değildir. Bu, pay sahiplerinin eşit haklarının korunması ve adil bir yönetim anlayışının benimsenmesi adına son derece önemlidir. Ayrıca, rüçhan hakkının sınırlandırılması, yalnızca belirli bir çoğunluğun onayıyla yapılabileceğinden, bu tür kararların şirketin ve tüm pay sahiplerinin çıkarları doğrultusunda alındığından emin olunmalıdır.
4. SONUÇ
Rüçhan hakkı, pay sahiplerinin mevcut pay oranlarını koruyarak sermaye artırım sürecinde şirket içi dengelerin muhafaza edilmesini amaçlayan temel bir hak olarak öne çıkmaktadır. Ancak gerek ekonomik gerekse yapısal ihtiyaçlar doğrultusunda, bu hakkın sınırlandırılması kimi durumlarda şirket menfaati gereği zorunlu hâle gelebilmektedir.
Bu kapsamda işbu yazıda, rüçhan hakkının dış sermaye artırımlarıyla ilişkisi, kayıtlı ve esas sermaye sistemi bakımından uygulanabilirliği, sınırlandırmanın hukuki dayanakları ile keyfi ve orantısız sınırlandırmaların pay sahipliği hakları üzerindeki etkileri ele alınmış; sınırlandırma türleri ve bu türlerin uygulanmasında dikkat edilmesi gereken ilkeler açıklanmıştır. Sonuç olarak, rüçhan hakkı ile şirket menfaati arasındaki denge, her somut olayda özenle gözetilmesi gereken bir konu olup bu hakkın sınırlandırılmasına ilişkin kararlar hem şekli hem de maddi anlamda hukuk devleti ilkesine uygun bir biçimde değerlendirilmelidir.
References
- Mustafa Yavuz, “Anonim Şirketlerde Rüçhan Hakkı ile Bu Hakkın Sınırlandırılma Esasları”, Gümrük Ticaret Dergisi, 2021, s.13. ↩︎
- TTK m. 461 gerekçesi ↩︎
- Yavuz, s.14. ↩︎
- Nihan Değirmencioğlu Aydın, “Anonim Şirketlerde Rüçhan Hakkı.”, On İki Levha Yayıncılık, 2021, s. 215. ↩︎
- Aydın, s. 216. ↩︎
- Mustafa Yavuz, s.18. ↩︎
- Adıgüzel, s. 3. ↩︎
- TTK m. 460/4 ↩︎
- TTK m.461/2 ↩︎
- TTK m.461/2 ↩︎
- TTK M. 461 gerekçesi ↩︎
- Published in Yayınlar
TÜRK HUKUKUNDA ÖN ANONİM ŞİRKET
Özet
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, anonim şirketlerin kuruluşu bakımından ikili bir ayrıma gitmekte ve kuruluş sürecini kurulma ve tüzel kişilik kazanma şeklinde ayrı ayrı düzenlemektedir. Nitekim, anonim şirket, kurucuların, imzalarının noter tarafından onaylandığı ya da ticaret sicili müdürü yahut yardımcısı huzurunda imzaladığı esas sözleşmede, anonim şirket kurma iradelerini açıklamaları ile kurulmuş sayılsa da ticaret siciline tescil ile tüzel kişilik kazanmaktadır. Anonim şirketin kuruluş anından tüzel kişilik kazandığı ana kadar olan bu süreçte ise ön anonim şirketin varlığı karşımıza çıkmaktadır. Ön anonim şirketin hukuki statüsü ve sorumluluğu doktrinde tartışmalıdır.
Bu çalışmamızda, Türk hukukunda anonim şirketlerin kuruluş sürecinde ortaya çıkan ön anonim şirket yapısının tartışmalı hukuki niteliği incelenecek, devamında ön anonim şirketin fiili yapısı ve hukuki sorumluluğu ile ön anonim şirket süresi ve sona erme halleri ele alınacaktır. Son olarak ön anonim şirketlerin Türk hukukundaki mevcut hukuki niteliğinin netleştirilmesi bakımından bu konuda yapılması gereken olası yasal düzenlemeler değerlendirilecektir.
Anahtar Kelimeler: Türk Ticaret Kanunu, Anonim Şirket, Ön Anonim Şirket, Adi Şirket, Hukuki Nitelik, Tüzel Kişilik, Kuruluş, Tescil
1. GİRİŞ
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK1”) 329 ila 563. hükümleri arasında düzenleme alanı bulan anonim şirket, kurucuların, kanuna uygun olarak düzenlenmiş bulunan, sermayenin tamamını ödemeyi, şartsız taahhüt ettikleri, imzalarının noterce onaylandığı veya ticaret sicili müdürü yahut yardımcısı huzurunda imzaladığı esas sözleşmede, anonim şirket kurma iradelerini açıklamalarıyla kurulmuş sayılmaktadır2. Ancak bu safhada şirketin henüz bir tüzel kişiliği bulunmamaktadır. Nitekim, yukarıda alıntılanan TTK’nın 335. maddesinin ilk fıkrası anonim şirketlerin yalnızca kuruluş safhasını açıklamakta ve aynı maddenin ikinci fıkrasında 355. maddenin birinci fıkrasına atıf yapılarak tüzel kişilik kazanma safhası ayrıştırılmaktadır. Bu noktada, TTK’nın 335. maddesi ile yeni bir düzenleme olarak getirilen ön anonim şirket yapısı söz konusu olmaktadır.
Aslında, kurulmakta olan tüm ticaret şirketleri tüzel kişilik kazanmadan önce adi şirket statüsündedir. Ancak bu kurala anonim şirket için bir istisna getirilmiş ve adi şirket hükümleri dışlanarak en azından noter/ticaret sicil huzurunda imzalama aşamasıyla birlikte şirket tüzel kişilik kazanıncaya kadar ön ortaklık denilen bir aşama yaratılmıştır3.
2. ÖN ANONİM ŞİRKETİN TARTIŞMALI HUKUKİ NİTELİĞİ
Kurulması planlanan anonim şirketin esas sözleşmesinin yazılı şekilde yapılması ve bütün kurucuların imzalarının noterce onaylanması veya esas sözleşmenin ticaret sicili müdürü ya da yardımcısı huzurunda imzalanması ile bir ön anonim şirket kurulmuş olur. Ön anonim şirket esas sözleşmesinin şirket merkezinin bulunduğu yerdeki ticareti siciline tescil edilmesiyle birlikte kurulması öngörülen şirket tüzel kişilik kazanmaktadır.
Anonim şirketlerin tüzel kişilik kazanmasının ticaret siciline tescil ile mümkün olmasına istinaden, tescilden önceki safhada mevcudiyet kazandığı kabul edilen ön anonim şirketin, esas sözleşmede özel olarak belirtilen veya işin mahiyeti gereği yapılması gereken işlerle sınırlı da olsa belli hukuki işlemleri, şirket sözleşmesi çerçevesinde organları vasıtasıyla yapma yetkisi olan, tüzel kişiliği ve tacir vasfı olmayan, “anonim şirket benzeri” bir yapı olduğu söylenebilir4.
TTK’da ön anonim şirketin hukuki niteliği açıkça ortaya koyulmamış ancak 335. madde gerekçesinde “Madde ön anonim şirketin varlığına işaret etmekte ve bu şirketin oluşma anını açıklığa kavuşturmaktadır. Ön anonim şirket, tüzel kişiliği haiz anonim şirketten farklıdır. Anılan nokta 355. maddenin birinci fıkrasının saklı tutulması ile vurgulanmıştır.” ifadelerine yer verilmek suretiyle hakim görüş uyarınca, ön anonim şirketin bir adi şirket ve bir dernek olmayıp bir elbirliği mülkiyeti (şirketi) oluşturduğu vurgulanmıştır. Yine aynı gerekçede “Ön şirketin ortaklarının (kurucular) tacir sıfatını taşımazlar, şirketin tescili ile ön şirket tasfiyesiz sona erer. Tek kişi anonim şirketinde ise ön şirket tek kurucunun özel malvarlığı niteliğini taşır.” açıklamasına da yer verilmiştir.
Bu açıklamaya istinaden, kanun koyucunun gerekçede ifade ettiği hakim görüşten kastının Alman hukuku olduğu, aslında TTK madde 355 hükmü ile kanun koyucunun Alman hukukunda geçerli olan ön şirket kurumunu hukukumuza kazandırmak istediği anlaşılmaktadır5.
Bununla birlikte, bu husustaki mevcut hukuki düzenlemenin yetersizliğine istinaden, yine 335. madde gerekçesinde “Türk hukukunda ön anonim şirketin niteliği ile hukuki durumu öğretide ve mahkeme kararlarında açıklığa kavuşacaktır.” denilmek suretiyle bu husus doktrine ve içtihatlara bırakılmıştır. Bu kapsamda, henüz yerleşik bir içtihat oluşmamış olup doktrinde ise ön anonim şirketin hukuki niteliğine ilişkin farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
Bu noktada, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (“TBK”)6 620. maddesinin ikinci fıkrası gündeme gelmektedir. Anılan hükümde, “Bir ortaklık, kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa, bu bölüm hükümlerine tâbi adi ortaklık sayılır.” denilmekte olup bu madde ışığında ön anonim şirketlerin adi ortaklık niteliğini haiz olduğunu savunan görüşler de mevcuttur. Nitekim, Tekinalp, TTK’nın 335. maddesinde kurulduğu belirtilen şirketin bir anonim ortaklık olmadığını, zira anonim ortaklığın 355. madde uyarınca tüzel kişilik kazandığını, bu şirketin tüzel kişiliği olmayan bir anonim ortaklık olarak da nitelendirilemeyeceğini, TTK’nın 335. maddesinde sözü edilen şirketin TBK madde 620/2 uyarınca bir adi ortaklık olduğunu, çünkü anılan fıkra uyarınca, bir ortaklık, kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa adi ortaklık sayıldığını savunmaktadır7.
TBK’nın 620. maddesinin ikinci fıkrasının TTK’nın 335. maddesi karşısında uygulanması, esasen Alman hukukunda öngörülen ön şirket sistemi ile İsviçre hukukunda geçerli ön şirket sistemi çatışmasına işaret etmektedir. Ancak, 335. madde gerekçesinden anlaşılacağı üzere, Türk hukukunda Alman hukukunda benimsenmiş olan modele atıf yapılmış olduğundan, mevcudiyeti kabul edilen ön şirketin yapısının ve hukuki niteliğinin Alman hukukunda geçerli olan prensiplere göre açıklanması uygun olacaktır.
Kaldı ki, 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu döneminde TBK’nın 620/2 hükmü belirleyici ve geçerli olup Türk hukukunda, İsviçre hukukunda olduğu gibi, esas sözleşmenin onaylanmasından tescile kadar olan süreçte ortaya çıkan oluşum adi şirket olarak görülmekteydi. Ancak, kanun koyucu eski Türk Ticaret Kanunu dönemindeki sistemi aynen devam ettirmek yerine TTK 335. madde ile yeni bir düzenlemeye gerek duymuş ve gerekçesinde Alman hukuku prensibine atıf yapmıştır. Bu yeni düzenlemeye duyulan gereklilik dikkate alındığında, Pulaşlı’nın da savunduğu üzere, tescil aşamasına kadar geçen süredeki şirketin bir adi şirket olmadığı, çünkü kurucuların, akdettikleri anonim şirket sözleşmesiyle bir adi şirketi değil, bir ticaret şirketini kurmayı amaçladıkları söyleyebilecektir8.
3. ÖN ANONİM ŞİRKETİN FİİLİ YAPISI
Türk hukukundaki ön anonim şirket Alman hukuku kökenli olduğundan ön anonim şirketin fiili yapısı ve oluşumu bakımından Alman hukukunda benimsenen görüşün, Türk hukuk uygulamasında da kabulü gerekir.
Alman hukukunda ön anonim şirket, tüzel kişiliği haiz anonim şirket gibi, kendine ait bir mal varlığı, hak ve borçları olan bir kurum olup kurulacak şirketin organlarına (genel kurul ve yönetim kurulu) sahiptir. Dolayısıyla, Türk hukukunda da ön anonim şirketin, kurulmakta olan anonim şirketin esas sözleşme ile belirlenmiş organlarına, yani, yönetim kuruluna ve genel kurula sözleşme gereği sahip olduğu söylenebilir. Kurulmakta olan anonim şirketin esas sözleşmesinde belirlenmiş yönetim ve temsil yetkisini haiz organı olarak belirlenen kişiler veya yönetim kurulu, şirket adına üçüncü kişilerle bu safhada da işlem yapabilir9.
4. ÖN ANONİM ŞİRKETTE SORUMLULUK
TTK’nın 355. maddesinin ikinci fıkrasında “Tescilden önce şirket adına işlem yapanlar ve taahhütlere girişenler, bu işlem ve taahhütlerden şahsen ve müteselsilen sorumludurlar. Ancak, işlem ve taahhütlerin, ileride kurulacak şirket adına yapıldığı açıkça bildirilmiş ve şirketin ticaret siciline tescilinden sonra üç aylık süre içinde bu taahhütler şirket tarafından kabul olunmuşsa, yalnız şirket sorumlu olur.” hükmüne yer verilmiş ve ön anonim şirketteki sorumluluk hususunda ikili bir ayrıma gidilmiştir. Bu kapsamda, anılan maddede ilk ele alınan husus, kurulacak anonim şirketin tescilinden önce şirket adına işlem yapanların ve taahhütlere girişenlerin bu işlem ve taahhütlerinden dolayı şahsen ve müteselsilen sorumlu olmalarıdır. Bu noktada, örneğin yönetim kurulunun, şirketi temsil yetkisini üçüncü kişilere devretmiş olması halinde bu kişilerin de şahsen ve organ niteliğindeki yöneticilerle birlikte “müteselsilen” sorumlu olacaklarını kabul etmek gerekecektir. Ayrıca, şirketin kurulmaması veya kurulamaması halinde ise ön-anonim şirket safhasında ve tescilden önce işlem yapanların kişisel olarak ve müteselsilen sınırsız sorumlulukları meydana gelecektir10.
Nitekim, yukarıda anılan maddenin devamında, söz konusu işlem ve taahhütlerin, ileride kurulacak şirket adına yapıldığı açıkça bildirilmesi ve şirketin ticaret siciline tescilinden sonra bu taahhütlerin şirket tarafından kabul edilmesi halinde yalnız şirket sorumlu olacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla, şirketin herhangi bir sebeple kurulmaması veya kurulsa dahi maddede belirtilen süre içerisinde ön anonim şirket yetkilileri tarafından yapılan işlem ve taahhütlerin kurulan anonim şirket yetkili organları tarafından onaylanmaması halinde, söz konusu işlem ve taahhütleri yapan kişilerin sınırsız sorumlulukları devam edecektir.
Ön anonim şirketin adi şirketten esas farkı bu noktada gündeme gelmektedir. Zira, ön anonim şirkette iç ilişkide anonim şirket hükümleri uygulanmaktadır. Üçüncü kişilere karşı olan sorumlulukta ise TTK 355. maddenin ikinci maddesinde vurgulandığı üzere adi şirket hükümlerine başvurulmaktadır.
5. ÖN ANONİM ŞİRKETİN SÜRESİ VE SONA ERMESİ
Makalemizde daha öncede belirtmiş olduğumuz üzere, anonim şirket, kurucuların imzalarının noterce onaylandığı veya ilgili ticaret sicil müdürlüğü huzurunda onaylandığı esas sözleşmede bir anonim şirket kurma iradelerini açıklamalarıyla kurulur ve tüzel kişiliği de ticaret siciline tescil ile kazanır. TTK’nın 354. maddesinin birinci fıkrasında “Şirket esas sözleşmesinin tamamı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığının izniyle kurulacak olan anonim şirketlerde izin alınmasını, diğer şirketlerde 335 inci maddenin birinci fıkrası uyarınca şirketin kuruluşunu izleyen otuz gün içinde şirketin merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan olunur.” hükmüne yer verilmiş olduğundan kuruluş ile tescil arasında geçen ön anonim şirket safhasının maddede belirtildiği şekilde otuz (30) gün olduğu söylenebilecektir.
Diğer yandan, TTK’nın 345. maddesinin ikinci fıkrasında, şirketin 335. maddenin birinci fıkrasında öngörülen noter onayı veya şirket sözleşmesinin ticaret sicili müdürü yahut yardımcısı huzurunda imzalanma tarihinden itibaren üç ay içinde tüzel kişilik kazanamaması bir sonuca bağlanmıştır. Dolayısıyla, bu hususta farklı görüşler mevcut olmakla birlikte, ön anonim şirket süresinin en fazla üç ay olabileceğini söylemek mümkündür.
Şirket, ticaret siciline tescil edilerek tüzel kişilik kazandığı anda ise ön anonim şirket, 335. madde gerekçesinde açıklandığı üzere tasfiyesiz olarak sona erecektir. Burada, aslında, ön şirketin ticaret siciline tescil edilmesi bir sona erme sebebi olarak değerlendirilmemekte, aksine tescil elbirliği ortaklığı olarak kabul edilen ön şirketi tüzel kişiliğe sahip bir şirkete dönüştürmektedir.
Diğer yandan, kurucuların iradesiyle ön anonim şirketin herhangi bir sebeple feshedilmesi halinde ise ön anonim şirket tasfiye sürecine girmekte ve ön anonim şirket tasfiye edilip sona erinceye kadar ön şirketin amacı tasfiye ile sınırlı olarak devam etmektedir.
6. SONUÇ
Alman hukukunda tüm doktrin ve yüksek mahkeme kararları ile benimsenmiş olan ve TTK’da yeni bir düzenleme olarak yer verilen ön anonim şirket modeli, ilgili maddenin gerekçesinde de açıklandığı gibi, bir adi şirket veya dernek değildir, bilakis korporatif yapıya sahip bir elbirliği şirketidir. Ön şirkete kısmi hak ve fiil ehliyeti tanındığı için, tüm organları oluşmuş olan bu şirket, yönetim kurulu tarafından yönetilmekte ve dışarıya karşı temsil edilmektedir. Böylece, Alman hukukunda ön şirket konusunda kendi içinde tutarlılık gösteren belli bir sistem geliştirilmiştir. Dolayısıyla şirket içi ilişkiler, temsil ve sorumluluk ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar bu sistem içinde daha kolay açıklanabilmektedir11.
Diğer yandan, ön anonim şirket kurumunun kabulü ile tescilden önceki dönemde ortaklar arasında çıkabilecek ihtilafların çözümünde esas sözleşme hükümlerini uygulamanın yolu açılmış ve bu konudaki birtakım soru işaretleri ortadan kalkmış olsa da Alman mevzuatının aksine, gerek organların hak ve yetkileri gerek sorumluluğun kapsamı ve gerek ön anonim şirketin hukuki niteliği gibi hususlar Türk mevzuatında açıklığa kavuşturulmamış ve bu konunun doktrindeki görüşler ve mahkeme kararlarıyla aydınlığa kavuşacağı belirtilmiştir. TTK’daki düzenlemelerin yetersizliği farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olup ön anonim şirketin hem hukuki statüsü hem de yargı süreçlerindeki yeri açısından tartışmalı bir gündem yarattığından bahsedilen sorunların çözümü için mevzuatta yeni düzenlemelerin yapılması ve ön anonim şirketin hak ve taraf ehliyeti ile organlarının yetkisi bakımından daha açıklayıcı hükümler getirilmesi gerektiği değerlendirilmektedir.
References
- 14.02.2011 tarihli ve 27846 sayılı Resmi Gazete ↩︎
- TTK madde 335/1 ↩︎
- Tamer Bozkurt, Şirketler Hukuku, 11. Baskı, Ankara 2020, s. 229. ↩︎
- Ömer Adil Atasoy, Berkay Ergün, Türk Hukukunda Ön Anonim Şirket, Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 3, Sayı 2, Aralık 2017, s. 7 ↩︎
- Emrullah Kervankıran, Ön Şirket ve Hukuki Niteliği, s. 366 (https://dergipark.org.tr/tr/) ↩︎
- 04.02.2011 tarihli ve 27836 sayılı Resmi Gazete ↩︎
- Ünal Tekinalp, Yeni Anonim ve Limited Ortaklıklar Hukuku ile Tek Kişi Ortaklığının Esasları, 2. Baskı, İstanbul 2012, Nr. 10-26, 10-27 ↩︎
- Hasan Pulaşlı, Yeni Türk Ticaret Kanununa Göre Tek Ortaklı Sermaye Şirketleri ve Buna İlişkin Bazı Özel Durumlar, Regesta Dergisi, Sayı 1, Kasım 2011, s.14 (https://www.ito.org.tr/tr) ↩︎
- Ömer Adil Atasoy, Berkay Ergün, s. 9 ↩︎
- Ömer Adil Atasoy, Berkay Ergün, s. 10 ↩︎
- Emrullah Kervankıran, s. 366 ↩︎
- Published in Yayınlar
ŞİRKETLER TOPLULUĞU VE HÂKİM ŞİRKETİN DENKLEŞTİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜ
Özet
Bu makalede, şirketler topluluğu kavramı çerçevesinde hâkim şirketin denkleştirme yükümlülüğü ele alınmaktadır. Türk Ticaret Kanunu’nun 195 ve devamı maddeleri, hâkim ve bağlı şirket arasındaki ilişkiyi düzenlemektedir. Makale, hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılması durumunda doğabilecek sorumlulukları ve bu sorumluluğun bertaraf edilmesi için öngörülen denkleştirme mekanizmasını incelemektedir.
Anahtar Kelimeler: Şirketler Topluluğu, Anonim Şirket, Hâkim Şirket, Bağlı Şirket, Denkleştirme Yükümlülüğü, Sorumluluk, Türk Ticaret Kanunu
1. GİRİŞ
Şirketler topluluğu, bir şirketin diğer şirketler üzerinde doğrudan veya dolaylı hâkimiyet kurması ile oluşan bir yapıdır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK1”), yürürlüğe girmesiyle birlikte, hâkim şirketin bağlı şirketler üzerindeki etkileri ve bu etkilerin sınırları hukuki çerçevede belirlenmiştir. Şirketler topluluğu içindeki ilişkiler, sadece ekonomik veya yönetsel boyutta değil, aynı zamanda hukuki sorumluluklar açısından da büyük önem taşımaktadır.
Bu bağlamda, hâkim şirketin bağlı şirketin çıkarlarını ihlal edecek şekilde hareket etmesi durumunda doğacak kayıpların nasıl giderileceği sorusu gündeme gelmektedir. TTK bu tür durumlarda denkleştirme yükümlülüğünü öngörerek, bağlı şirketin uğradığı zararın giderilmesine yönelik bir güvence sağlamaktadır.
Bu çalışmada, şirketler topluluğu kavramı çerçevesinde hâkim şirketin bağlı şirket üzerindeki denkleştirme yükümlülüğü açıklanacak, ilgili mevzuat hükümleri incelenerek konuya ilişkin hukuki değerlendirmeler sunulacaktır.
2. ŞİRKETLER TOPLULUĞU
Şirketler topluluğu, bir veya birden fazla şirketin bir hâkim şirkete doğrudan veya dolaylı olarak yasada öngörülen kontrol ölçütleri veya bir sözleşme vasıtası ile bağlanması sonucu, hâkim şirketle birlikte oluşturulan “topluluğu” ifade etmektedir2. Bu konu 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmemiş olup Türk hukukunda ilk defa yeni TTK’nın 195 ile 209. maddeleri arasında düzenlenmiştir.
TTK’da bazı hallerde şirketler topluluğunun varlığı kesin olarak kabul edilmişken, bazı hallerde ise varlığı karine olarak benimsenmiştir.
(i) Hâkim Şirket ve Bağlı Şirket
TTK’nın 195. maddesine göre a) Bir ticaret şirketi, diğer bir ticaret şirketinin, doğrudan veya dolaylı olarak; (i) oy haklarının çoğunluğuna sahipse, veya (ii) şirket sözleşmesi uyarınca, yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda üyenin seçimini sağlayabilmek hakkını haizse, veya (iii) kendi oy hakları yanında, bir sözleşmeye dayanarak, tek başına veya diğer pay sahipleri ya da ortaklarla birlikte, oy haklarının çoğunluğunu oluşturuyorsa; b) Bir ticaret şirketi, diğer bir ticaret şirketini, bir sözleşme gereğince veya başka bir yolla hâkimiyeti altında tutabiliyorsa, birinci şirket hâkim, diğeri bağlı şirkettir. Bu şirketlerden en az birinin merkezi Türkiye’de ise, TTK’daki şirketler topluluğuna ilişkin hükümler uygulanır3.
Şirketler topluluğu kavramı yönünden önemli bir sorun tanımdaki belirleyici unsurun, “hakimiyet veya tekelden yönetim” mi yoksa “kontrol” mü olduğudur. TTK madde 195’in gerekçesinde bu husus şu şekilde açıklanmıştır: “Kontrol, matematiksel ve dolayısıyla kesin bir ölçüttür. Hakimiyet ise, karinelere de sonuç bağlar. Kontrol araçları, sermaye çoğunluğu, oy çoğunluğu, yönetim organındaki üyelerin çoğunluğu olarak sayılmaktadır. Kontrol sisteminde hakimiyetin uygulanıp uygulanmadığına bakılmaz; hatta hakimiyetin uygulanmadığının ispatına bir sonuç bağlanmaz. Anılan sistemin ilkesi şudur: Kim hakimse, hakimiyeti de uyguluyordur. Hakimiyet ve tek elden yönetim ölçüsüne dayalı sistemde ise hakimiyet olanaklarının sadece varlığı, hakimiyetin de uygulandığı şeklinde yorumlanmaz, hakimiyetin gerçekten uygulanıyor olması gerekli görülür; bunun (gereğinde) ispatı istenir.”
TTK’da 195. maddenin birinci fıkrasından açıkça anlaşıldığı üzere “kontrol” sistemi temel alınmış, sadece ikinci fıkrasında bir karine kabul edilmiştir. Karineye dayanılması halinde aksini iddia eden bu iddiasını ispat etmek zorundadır.
(ii) Hakimiyet Karinesi
Bir ticaret şirketinin başka bir ticaret şirketinin paylarının çoğunluğuna veya onu yönetebilecek kararları alabilecek miktarda paylarına sahip bulunması, hâkim şirketin varlığına karinedir4. Şirketi yönetebilecek kararları alabilecek miktarda paylara sahip olunması, özellikle yüksek sermayeli anonim şirketlerde (özellikle halka açık şirketlerde), TTK’nın açıkça öngördüğü oranlarda pay çoğunluğu elde edilememesine rağmen, payların geniş çevrelere dağılması karşısında, çok daha küçük çoğunluklarla genel kurulda hazır bulunan oyların çoğunluğunun oluşturulması durumunda söz konusu olmaktadır. Böylece pay sahibi, esasen şirketteki pay çoğunluğunu ele geçiremese bile, genel kuruldaki güç boşluğundan yararlanarak şirketi yönetebilecek kararları alabilecek miktarda paya sahip olma imkanına kavuşmaktadır5. Yönetim organındaki çoğunluk ve oyda imtiyaz hakları, sermaye çoğunluğunu tamamen etkisiz duruma getirebilir. Bu nedenle burada bahsedilen aksi ispat edilemeyecek bir kanuni varsayım değil, her zaman çürütülebilecek bir karinedir.
(iii) Dolaylı Hakimiyet
Bir hâkim şirketin, bir veya birkaç bağlı şirket aracılığıyla bir diğer şirkete hâkim olması, dolaylı hâkimiyettir6. Bu durumda hâkim şirket, hakimiyeti altına aldığı şirket aracılığıyla başka şirketlere de hâkim olabilmektedir. Örneğin A Anonim Şirketi, B Anonim Şirketi’nin %60 pay ve oy çoğunluğuna sahip olduğu, B Anonim Şirketi ise C Anonim Şirketi’nin %10 hissedarı olmakla beraber, bu hisseler C Anonim Şirketi’nin yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda yönetim kurulu üyesini seçme imtiyazı veriyor olduğu durumda A ile B Anonim Şirketleri arasında ana şirket-yavru şirket ilişkisi bulunmaktadır ve A Anonim Şirketi C Anonim Şirketi’nde hissedar olmamasına rağmen ona dolaylı hâkim konumuna gelmektedir.
(iv) Karşılıklı İştirakler
Birbirlerinin paylarının en az dörtte birine sahip bulunan sermaye şirketleri karşılıklı iştirak durumundadır. Şirketlerden biri diğerine hâkimse, ikincisi aynı zamanda bağlı şirket sayılır. Karşılıklı iştirak durumundaki şirketlerin her biri diğerine hâkimse ikisi de bağlı ve hâkim şirket kabul olunur7. TTK’da getirilen bu düzenleme, karşılıklı iştiraklerin yaratabileceği dışa karşı yanılgıların önüne geçmek, sermayenin sulandırılması (köpük sermaye)8, bilânçonun gerçekliğinin tereddüt yaratması gibi sorunları önlemeyi amaçlamaktadır. Şirketlerin birbirine katılma oranlarının %25’in altında kaldığı durumda, kanuni olarak bir karşılıklı katılmadan söz edilemeyecektir. Karşılıklı katılma açısından getirilmiş bir diğer sınırlama ise hakların donmasıdır. Bir sermaye şirketinin paylarını iktisap edip karşılıklı iştirak konumuna bilerek giren diğer bir sermaye şirketi, iştirak konusu olan paylardan doğan toplam oylarıyla diğer pay sahipliği haklarının sadece dörtte birini kullanabilir; bedelsiz payları edinme hakkı hariç, diğer tüm pay sahipliği hakları donar. Söz konusu paylar toplantı ve karar nisabının hesaplanmasında dikkate alınmaz9. Ancak bu sınırlama, bağlı şirketin hâkim şirketin paylarını iktisap etmesi veya her iki şirketin birbirlerine hâkim olması hâlinde uygulanmaz.
3. Sorumluluk
Hakimiyet, hâkim şirkete bu gücü bağlı şirketlere karşı hukuka aykırı olarak kullanma hakkını vermez. Her hukuka aykırı kullanmada olduğu gibi, buradaki hukuka aykırı kullanmaya da sonuç bağlanmıştır. TTK’daki düzenleme ile hakimiyetin hukuka aykırı olarak kullanılması hâlleri sınırlı sayı olmadan sayılmıştır. Buna göre;
- Hâkim şirketin bağlı şirketi yapmaya yönelttiği bazı hukuki işlemler (iş, varlık, kar, alacak ve borç devri gibi) ve maddi fiiller (haklı sebep olmaksızın tesis yenilememek, yatırımları kısıtlamak, durdurmak gibi verimliliğini ya da faaliyetini olumsuz etkileyen kararlar veya önlemler almak yahut gelişmesini sağlayacak önlemleri almaktan kaçınmak), ve
- Hâkimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımından açıkça anlaşılır haklı bir sebebi bulunmayan (birleşme, bölünme, tür değiştirme, fesih, menkul kıymet çıkarılması ve önemli esas sözleşme değişikliği10) bu kapsamdadır.
TTK’nın ilgili maddesinde öngörülen herhangi bir işlem, örneğin kefalet veya garanti verme, alacak ya da borç devretme, birleşme, bölünme, kanunen hukuka aykırı değildir. Hukuka aykırılık, hakimiyetin kullanılması ve uygulanması bağlamından doğmaktadır. Hukuka aykırılık, işlemin, alınan kararın veya uygulanan ya da uygulanmasından kaçınılan önlemin bağlı şirketin kaybına sebep olmasından ve şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına zarar vermesinden ve şirket yönünden haklı bir sebebi bulunmamasından kaynaklanmaktadır11.
4. HÂKİM ŞİRKETİN BAĞLI ŞİRKETİN KAYBINDAN SORUMLULUĞU VE BAĞLI ŞİRKETİN PAY SAHİBİNİN DAVA HAKKI
TTK’nın 202/1. maddesinde bağlı şirketin hâkim şirketin ilgili maddede sayılan işlemleri dolayısıyla oluşan kayıplarına ilişkin denkleştirmenin nasıl yapılacağı düzenlenmişken, 202/2. maddede bağlı şirket pay sahiplerinin, hakimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımında açıkça anlaşılabilir haklı bir sebebi bulunmayan önemli işlemler kapsamında zararlarının tazminine veya paylarının satın alınmasına yönelik dava hakkı düzenlenmiştir.
TTK’nın 202/1. maddesinde hâkim şirketin hakimiyetini bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde kullanamayacağı düzenlenmiş, buna karşın madde metninde “kayıp” kavramının kapsamı açıklanmamıştır. Bu noktada maddenin gerekçesinin dikkate alınması gerekmekte olup, “kayıp” kavramına ilişkin maddenin gerekçesinde şu şekilde açıklama yapılmıştır: “borçlar hukuku anlamında “zarar”dan farklı ve onu da kapsayacak genişliktedir. Kayıp bir malvarlığı eksilmesi veya malvarlığının artmasının önlenmesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, iş, fon ve personel devrinde olduğu üzere şansın veya bir işi başarı ile yapabilme olanağının yitirilmesi tarzında da görülebilir.”
Şirket faaliyetleri, niteliği gereği riskli kararlar ve tüm özenin gösterilmesi halinde bile kaçınılmaz olan potansiyel kayıplar içerebildiği için her durum ve koşulda bağlı şirketlerin kayba uğratılmamasının beklenmesi, ticaretin ve dolayısıyla hayatın olağan akışına aykırılık arz etmektedir12. Sayılan işlem ve fiiller hakimiyet ilişkilerinden doğmayıp da basiretli hareketin bir gereği olarak ortaya çıkıyorsa, maddenin uygulanmasına imkân yoktur. Söz konusu kayıp, hâkim teşebbüsün özen yükümlülüğüne aykırı bir davranış bulunmaksızın ve ilgili kayba uğrayan şirketin kendi yönetim organının ya da bağımsız olarak alabileceği bir karar, hukuki işlem ya da maddi fiile dayanarak gerçekleşmişse, denkleştirme kapsamına girmeyecektir13. Bağlı şirketin uğradığı zararın hâkim teşebbüsün sorumluluğunu doğurabilmesi için, söz konusu kaybın doğrudan hâkim teşebbüsün müdahalesi sonucu ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Hâkimiyetin kullanıldığına dair açık bir yönlendirme bulunmadan, yalnızca şirketin içinde bulunduğu ekonomik koşullar veya ticari riskler sebebiyle hâkim teşebbüsün sorumlu tutulması mümkün değildir. Bu bağlamda, hâkim teşebbüsün sorumluluğu, bağlı şirketin zararına neden olan bir yönlendirmenin varlığına bağlıdır. Söz konusu yönlendirme yazılı veya sözlü talimatlar şeklinde olabileceği gibi, kararalma süreçlerine doğrudan ya da dolaylı müdahale, oy hakkının kullanılması, baskı uygulanması veya fiili yönlendirme yoluyla da gerçekleşebilir.
Bağlı şirketin, hâkim teşebbüsün yönlendirmesi sonucunda hareket ettiği ve aksi takdirde bu yönde karar almayacağı durumlarda ortaya çıkan zararlar, doğrudan hâkim teşebbüsün sorumluluğunu doğurmamaktadır. Hâkim teşebbüsün bu sorumluluktan kaçınmasını sağlayabilecek çeşitli imkânlar mevcuttur. Öyle ki, sorumluluk doğmaması için söz konusu kayıpların TTK m. 202/1-a hükmüne göre: “o faaliyet yılı içinde fiilen denkleştirilmesi veya kaybın nasıl ve ne zaman denkleştirileceği belirtilmek suretiyle en geç o faaliyet yılı sonuna kadar, bağlı şirkete denk değerde bir istem hakkı tanınması” gerekmektedir. Söz konusu imkânlar, her ne kadar hâkim teşebbüsün kaybı giderebildiği sürece bağlı şirketleri kayba uğratabileceği şeklinde yorumlanabilse de denkleştirme kurumunun tarafların menfaatini dengelemek üzere getirildiği unutulmamalıdır14.
Denkleştirme bağlı şirkete yarar ve bir avantaj tanınması gibi kaybın giderilmesini sağlayacak bir karşılığa ilişkin olabilir. Örneğin verilen garanti veya kefaletin, karşı garanti ve kefalet ya da avalle güvence altına alınması, herhangi bir lisans ve marka kullanma hakkı tanınması, herhangi bir ücret talep edilmeden araştırma ve geliştirme hizmeti verilmesi, know-how verilmesi, personele staj ve eğitim imkânları sağlanması, pazarlama ağından yararlandırılması, denk değerde bir taşınmazın devri, bağlı şirketin kayba uğramasının karşılığında yararlandırılmış olan diğer bir bağlı şirketin sermaye artırımında rüçhan hakkı tanınması, şartlı sermaye artırımında kayba uğrayan şirketin hak sahibi kılınması gibi. Denkleştirme, kayba sebebiyet verilen hesap yılı içinde fiilen gerçekleştirilebileceği gibi, o hesap yılı içinde şirkete denkleştirmenin nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda bir talep hakkı kazandırılması da mümkündür. Talep hakkının kullanılmasının, beklenen faydayı sağlamayacak şekilde uzun bir süreye yayılmaması ve kayba uğrayan bağlı şirketin yenilik doğurucu haklarla talebin konusuna kavuşması mekanizmalarının da öngörülmesi tercih edilmelidir15.
Hâkim şirketin bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde hareket etmesi halinde, faaliyet yılı içinde zarar fiilen yerine getirilmez veya süresi içinde denk bir istem hakkı tanınmazsa, bağlı şirketin her pay sahibi hâkim şirketten ve onun kayba sebep olan yönetim kurulu üyelerinden, şirketin zararını tazmin etmelerini isteyebilmektedir. Şirketin iflas etmesi durumunda bu hakları istemeye, bağlı şirketin alacaklıları da yetkilidir. Ayrıca hâkimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımından açıkça anlaşılabilir haklı bir sebebi bulunmayan; birleşme, bölünme, tür değiştirme, fesih, menkul kıymet çıkarılması ve önemli esas sözleşme değişikliği gibi işlemlerde, genel kurul kararına ret oyu verip tutanağa geçirten veya yönetim kurulunun bu ve benzeri konulardaki kararlarına yazılı olarak itiraz eden pay sahiplerinin; hâkim teşebbüsten, zararlarının tazminini veya paylarının varsa en az borsa değeriyle, böyle bir değer bulunmuyorsa veya borsa değeri hakkaniyete uygun düşmüyorsa, gerçek değerle veya genel kabul gören bir yönteme göre belirlenecek bir değerle satın alınmasını mahkemeden isteyebileceği hüküm altına alınmıştır16.
5. SONUÇ
Şirketler hukuku kapsamında, hâkim şirketlerin bağlı şirketler üzerindeki etkileri önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır. TTK, bağlı şirketlerin menfaatlerini koruma amacıyla hâkim şirketlerin yönlendirmeleri sonucu doğan zararların denkleştirilmesi mekanizmasını düzenlemiştir.
Denkleştirme yükümlülüğü, hâkim şirketin sorumluluktan kaçınmasını sağlayan bir araç gibi görülse de aslında şirketler topluluğunda güç dengelerini koruma amacı taşımaktadır. Bu yükümlülüğün etkin bir şekilde uygulanabilmesi, bağlı şirketlerin finansal zararlarını minimize etmekte ve topluluk içindeki şirketlerin sürdürülebilirliğini sağlamaktadır. Sonuç olarak, hâkim şirketlerin yönlendirmeleri nedeniyle ortaya çıkan zararların tazmini, yalnızca yasal bir zorunluluk değil, aynı zamanda kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde etik bir gereklilik olarak değerlendirilmelidir. Mevzuatta öngörülen denkleştirme mekanizmasının doğru ve etkin uygulanması hem şirketler topluluğunun sağlıklı işlemesini hem de ticaret hayatındaki güvenin korunmasını sağlayacaktır.
References
- 14.02.2011 tarihli ve 27846 sayılı Resmî Gazete (“RG”). ↩︎
- Hasan Pulaşlı, “Türk Ticaret Kanunu Tasarısına Göre Şirketler Topluluğunun Temel Nitelikleri ve Hâkim Şirketin Güven Sorumluluğu”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XI, Sa.12, Y. 2007, s, 262. ↩︎
- Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 195 ↩︎
- TTK m. 195/2 ↩︎
- Gül Okutan Nilsson, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı’na Göre Şirketler Topluluğu Hukuku, İstanbul 2009, s.133. (Şirketler Topluluğu) ↩︎
- TTK m.195/3 ↩︎
- TTK m. 197 ↩︎
- Sermayenin sulandırılması, mevcut ortakların şirket üzerindeki haklarının, özellikle oy ve kâr payı hakkının azalmasına yol açan bir süreçtir. Bu durum genellikle yeni pay ihracı yoluyla şirket sermayesinin artırılması, düşük değerli hisseler çıkarılması ve iç kaynaklardan yapılan sermaye artırımıyla hisselerin eski ortaklar arasında orantısız dağılması gibi yollarla gerçekleşir. Türk Ticaret Kanunu açısından değerlendirildiğinde, TTK madde 461 ve devamı hükümlerinde pay sahiplerinin rüçhan hakları korunarak sulandırmanın önüne geçilmeye çalışılır. Ancak, sermaye artırımı sırasında mevcut ortakların rüçhan haklarını kullanmamaları veya belirli gruplara avantaj sağlayan işlemlerle bu hakların ihlal edilmesi durumunda sulandırma etkisi görülebilir. ↩︎
- TTK m. 201 ↩︎
- TTK m. 202 ↩︎
- TTK m. 202 gerekçesi. ↩︎
- Sevda Bora Çınar, “Şirketler Topluluğunda Hâkim Teşebbüs”, İzmir Barosu Dergisi, 2023, s.123. (https://www.izmirbarosu.org.tr/pdfdosya/sirketler-toplu2023912174126784) ↩︎
- Gül Okutan Nilsson, Şirketler Topluluğu, s. 230. ↩︎
- Gül Okutan Nilsson, Şirketler Topluluğu, s. 237. ↩︎
- TTK m. 202 gerekçesi ↩︎
- TTK m. 202 ↩︎
- Published in Yayınlar
ANONİM ŞİRKET PAYLARININ REHNİ: HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMA SÜREÇLERİ
Özet
Anonim şirketler, ticaret hayatının dinamik yapısı içinde sermaye piyasalarının temel yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Bu şirketlerin pay sahipliği yapısı, yalnızca mülkiyetin temsil edilmesinde değil, aynı zamanda ekonomik ilişkilerin teminat altına alınmasında da önemli bir araç sunmaktadır. Özellikle, anonim şirket paylarının maddi değer taşıması ve kolaylıkla devredilebilir olması, bu payların hukuki işlemlerde teminat olarak kullanılmasını yaygınlaştırmıştır. Pay rehni, alacaklıların borç ilişkilerinde güvence sağlamak amacıyla başvurdukları etkili bir yöntem olarak ticari yaşamda geniş bir uygulama alanı bulmuştur.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu1 (“TTK”), anonim şirket paylarının rehni konusunda özel bir düzenleme içermemekle birlikte, 6427 sayılı Türk Medeni Kanunu2 (“TMK”) kapsamında yer alan genel rehin hükümleri, bu işlemlerin temel esaslarını belirlemektedir. Payların senede bağlanıp bağlanmaması, rehne konu hakların kapsamını ve rehin kurulma prosedürünü doğrudan etkilemektedir. Bu çalışmada, rehin kavramı açıklanarak anonim şirket payları üzerinde rehin hakkı kurulmasına yönelik işlemler detaylı bir şekilde ele alınacaktır.
Anahtar Kelimeler: Anonim Şirket, Pay Rehni, Rehin Hakkı, Hamiline Yazılı Senet, Nama Yazılı Senet, Senede Bağlanmış Pay, Senede Bağlanmamış Pay
I. GİRİŞ
Ticaret dünyasındaki gelişmelere paralel olarak şirket kuruluşlarında önemli bir artış yaşanmaktadır. Bu doğrultuda, özellikle anonim şirketlerin ticaret hayatındaki önemi artarken, şirket paylarının hukuki işlemlere daha sık konu olması kaçınılmaz hale gelmiştir. Anonim şirket paylarının maddi değer taşıması ve devredilebilir nitelikte olması, bu payların sıklıkla teminat işlemlerine konu edilmesine yol açmıştır. Pay sahiplerinin finansal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla anonim şirkette sahip oldukları paylarını rehin göstermesi, pay rehninin finansman sağlama noktasında önemli bir araç olduğunu ortaya koymaktadır.
II. REHİN KAVRAMI
Rehin, borçlunun borcunu ifa etmemesi, kısmen veya kötü ifa etmesi durumlarında, alacaklının rehin konusu değeri paraya çevirerek alacağını tahsil etme yetkisini veren sınırlı bir ayni haktır3. Anonim şirketlerde pay rehni, TTK’da özel olarak düzenlenmemiş olmakla birlikte, rehne ilişkin genel kuralların düzenlendiği TMK hükümleri uyarınca gerçekleştirilmektedir.
TMK’da rehin hakkı, gayrimenkul (taşınmaz) ve menkul (taşınır) rehni olmak üzere iki temel kategoriye ayrılmıştır. Anonim şirket payı, pay sahipliği haklarını temsil ettiğinden, senede bağlanmış olsun ya da olmasın, pay üzerindeki rehin hakkı pay sahipliği hakları üzerinde kurulmuş olur. Bu yönüyle pay üzerinde tesis edilen rehin, hak üzerinde kurulmuş rehin niteliğindedir ve taşınır rehnine ilişkin esaslara tabidir4. TMK uyarınca taşınır rehni türlerinin kapsamına, eşyaların yanı sıra eşya sayılmayan alacak ve haklar da dahil edilmiştir. Bu doğrultuda, anonim şirket payları üzerinde kurulacak rehin, pay sahipliğinden kaynaklanan haklar üzerinde kurulmuş bir rehin olarak değerlendirileceğinden, TMK’nın 954 ve devamı maddelerinde yer alan “alacaklar ve diğer haklar üzerinde rehin” hükümlerine tabi olacaktır.
Rehinli alacaklının pay sahipliğinden kaynaklanan haklar üzerinde rehin kuracağı belirtilmiş olmakla birlikte, bu durum pay sahipliği haklarının tamamı için geçerli değildir. Örneğin, paraya çevrilmesi mümkün olmayan yönetime katılma hakları (genel kurula katılma, oy hakkı), koruyucu pay sahipliği hakları (dava hakları, azlık hakları) ve aydınlatıcı haklar (bilgi alma hakkı, inceleme ve denetleme hakkı) rehnin konusunu oluşturmamaktadır. Yalnızca paraya çevrilebilen malvarlığına ilişkin haklar (kâr payı alma, tasfiye bakiyesine katılma), rehnin kapsamında yer almaktadır. Bununla birlikte, pay üzerinde rehin kurulması durumunda, rehnedenin pay sahipliği sıfatında herhangi bir değişiklik meydana gelmeyecektir.
III. ANONİM ŞİRKET PAYLARI ÜZERİNDE REHİN HAKKININ KURULMASI
Anonim şirket payları üzerinde rehin hakkı kurulması işlemleri, payların senede bağlanıp bağlanmadığına ve pay senetlerinin türüne göre farklılık göstermektedir. Ayrıca, rehin hakkının kurulması için borçlandırıcı işlemin gerçekleştirilmesinin ardından tasarruf işleminin yapılması gerekmektedir.
Rehin sözleşmesi, bir kimsenin sahip olduğu anonim şirket payı üzerinde alacaklı lehine rehin kurma borcunu üstlendiği hukuki işlem olarak tanımlanmaktadır5. Rehin sözleşmesinde yazılılık bir geçerlilik şartıdır6 ve rehin sözleşmesi, anonim şirket payını teminat olarak gösteren rehin veren ile alacağını teminat altına almak isteyen alacaklı arasında yapılır7. Senede bağlanmış anonim şirket payları üzerinde rehin hakkı kurulması adına yapılan rehin sözleşmesi borçlandırıcı işleme karşılık gelirken, senede bağlanmamış paylar üzerindeki rehin sözleşmesi tasarruf işlemi niteliğindedir. Rehin veren, teminat altına alınacak borcun borçlusu olabileceği gibi üçüncü bir kişi de olabilmektedir. Ancak alacaklı, rehin hakkının feriliği gereği, yalnızca rehinle teminat altına alınan alacağın alacaklısı olabilecektir.
A. Senede Bağlanmamış Paylar Üzerinde Rehin Hakkının Kurulması
TMK uyarınca, başkasına devredilebilen alacaklar ve diğer haklar rehnedilebilmektedir. Aksine bir hüküm bulunmadıkça, bunların rehni hakkında teslime bağlı rehin hükümleri uygulanır8. Buna göre, anonim ortaklıklarda senede bağlanmamış payın sahibine sağladığı malvarlıksal hakların rehni mümkündür9. TMK’nın 954. maddesinde de belirtildiği üzere, senede bağlanmamış pay üzerinde rehin hakkının kurulması için yazılı rehin sözleşmesinin yapılması gerekmektedir. Anılan rehin sözleşmesi, borçlandırıcı işlem olan rehin sözleşmesinden farklı olarak tasarruf işlemi niteliğindedir. Rehin veren ile alacaklı arasında yazılı rehin sözleşmesinin yapılmasıyla birlikte, şirket payı üzerinde rehin hakkı kurulmuş olur10.
Sermaye piyasası mevzuatına ilişkin hükümler uyarınca kaydileştirme, sermaye piyasası araçlarının fiziki olarak senet üzerine basılması yerine, bu araçların elektronik ortamda kayıt altına alınmasıdır. Kaydileştirilmiş paylar da senede bağlanmamış pay niteliğinde değerlendirilmektedir. 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun11 47. maddesi uyarınca, Merkezi Kayıt Kuruluşu (“MKK”) nezdinde kayden izlenen sermaye piyasası araçlarını konu alan teminat sözleşmeleri yazılı şekilde yapılmaktadır12. Bu sözleşmeler, tasarruf işlemi niteliğinde olup, taraflarca imzalanmasıyla birlikte rehin hakkı kurulmuş olur. Ayrıca, rehin hakkının üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesi için kaydileştirilmiş pay üzerinde kurulan rehin hakkının MKK’ya bildirilmesi gerekmektedir.
B. Senede Bağlanmış Paylar Üzerinde Rehin Hakkının Kurulması
Pay senetleri, hamiline veya nama yazılı olabilir13 ve bu senetler kıymetli evrak niteliğindedir. Pay senedi üzerinde rehin hakkı kurulmasında, TMK’nın kıymetli evrakın rehnini düzenleyen hükümleri uygulanır.
Hamiline yazılı pay senetlerinin rehni, senedin arka yüzüne “rehin içindir” şerhi yazılarak teslim edilmesiyle gerçekleştirilir14. Zilyetliğin alacaklıya devri, rehin hakkının kurulması için zorunludur.
Nama yazılı pay senetlerinin rehninde, taraflar arasında yazılı bir rehin sözleşmesi imzalanması ve/veya nama yazılı senetler üzerinde rehin cirosu işlemi yapıldıktan sonra senetlerin teslim edilmesi gerekmektedir15.
V. SONUÇ
Anonim şirket payları üzerinde rehin hakkı kurulması, ticaret hukukunun önemli bir enstrümanı olarak hem pay sahiplerine finansal esneklik sağlamakta hem de alacaklılar için güvenilir bir teminat mekanizması sunmaktadır. Bu çalışmada, anonim şirket paylarının rehin işlemlerine ilişkin hukuki çerçeve, payların senede bağlanıp bağlanmamasına ve pay senetlerinin türüne göre farklılık gösteren prosedürler ele alınmıştır.
Türk hukuku, TMK’daki genel rehin düzenlemeleri çerçevesinde anonim şirket payları üzerindeki rehin işlemlerine uygulama alanı tanımaktadır. Senede bağlanmamış paylar için yazılı rehin sözleşmesi ve kaydileştirilmiş paylar için MKK nezdinde yapılacak bildirimler önem arz ederken, senede bağlanmış paylar için hamiline veya nama yazılı senetlerin rehninde teslim ve ciro işlemleri öne çıkmaktadır. Bu süreçte, yazılılık şartı, zilyetliğin devri ve taraflar arasındaki irade uyumu, işlemlerin geçerliliği açısından kritik öneme sahiptir.
Pay rehni, pay sahiplerinin finansal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla paylarını teminat olarak göstermelerine imkân tanırken, alacaklılar için de borç ilişkilerinde güvence sağlamaktadır. Bu durum, sermaye piyasalarının canlılığını artırmakta ve ticari ilişkilerin güçlenmesine katkıda bulunmaktadır.Ancak, rehin işlemlerinin hukuki niteliği ve uygulanacak prosedürlerin doğru anlaşılması, hem pay sahipleri hem de alacaklılar açısından büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, anonim şirket payları üzerinde rehin hakkı kurulması, hem yatırımcılar hem de finansal kuruluşlar için vazgeçilmez bir hukuki araç olarak öne çıkmaktadır. Bu mekanizma, pay sahiplerine finansal hareketlilik sağlarken, alacaklılar için de güvenilir bir teminat sunarak ticari hayatın dinamik yapısına uyum sağlamaktadır.
References
- 14.02.2011 tarihli 27846 sayılı Resmî Gazete ↩︎
- 21.11.2001 tarihli 24607 sayılı Resmî Gazete ↩︎
- Sermaye Piyasası Kurulu, Türk Hukukunda Anonim Şirket Hisse Senetlerinin Rehni Yönetici Özeti, s. 1 ↩︎
- Prof. Dr. Mehmet Serkan ERGÜNE, Anonim Şirket Payı Üzerinde Rehin Hakkı Kurulması, 2016, C.LXXIV, S.2, s. 741 ↩︎
- ERGÜNE, s. 742 ↩︎
- Türk Medeni Kanunu (TMK), m.955 ↩︎
- ERGÜNE, s. 743 ↩︎
- Türk Medeni Kanunu (TMK), m.954 ↩︎
- Prof. Dr. Hasan PULAŞLI, Şirketler Hukuku Şerhi Cilt III, 2022, s. 2417 ↩︎
- ERGÜNE, s. 745 ↩︎
- 30.12.2012 tarihli 28513 sayılı Resmî Gazete ↩︎
- Sermaye Piyasası Kanunu, m.47/1 ↩︎
- Türk Ticaret Kanunu (TTK), m.484 ↩︎
- PULAŞLI, s. 2429 ↩︎
- Av. Dr. Umut KOLCUOĞLU, Anonim Şirketler Pay Rehni Kurulması İşlemleri, Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi, Aralık 2023 ↩︎
- Published in Yayınlar



