SSI Law Firm

  • English
  • Türkçe
  • Anasayfa
  • Hakkımızda
  • Ekibimiz ile Tanışın
  • Çalışma Alanları
  • Kariyer
  • İletişim
  • Home
  • Articles posted by ssi-legal
2 Temmuz 2026

Author: ssi-legal

FIDIC SÖZLEŞMELERİNE TÜRK HUKUKU PENCERESİNDEN BİR BAKIŞ

Çarşamba, 24 Eylül 2025 by ssi-legal

ÖZET

Uluslararası inşaat projeleri, yüksek maliyetleri, teknik karmaşıklıkları ve uzun süreli yapım süreçleri nedeniyle taraflar arasında ayrıntılı ve dengeli sözleşme düzenlemelerini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, Fédération Internationale des Ingénieurs-Conseils (“FIDIC“) (Uluslararası Müşavir Mühendisler Federasyonu) tarafından geliştirilen standart sözleşme metinleri, tarafların hak ve yükümlülüklerini açık ve adil biçimde tanımlayarak uyuşmazlık riskini azaltmayı hedeflemektedir.

Türk inşaat sektörünün küresel pazarlardaki etkinliğinin artmasıyla birlikte, FIDIC sözleşmelerinin Türkiye’de uygulanabilirliği ve Türk hukuk sistemi ile olan uyumu önem kazanmıştır. Bu çalışmada, FIDIC sözleşmelerinin genel özellikleri ile Türk hukuku çerçevesinde değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: FIDIC, FIDIC Sözleşmeleri, İnşaat Sözleşmeleri, Türk Borçlar Kanunu, İş Sahibi, Yüklenici

I. GİRİŞ

FIDIC, inşaat sektöründeki tüm tarafların (iş sahibi, yüklenici, alt yüklenici, müşavir-mühendis) hak ve borçlarını yeknesak ve adil bir şekilde düzenleyen standart inşaat sözleşmeleri hazırlamaktadır. Bu itibarla, FIDIC tarafından yayımlanan bu tip sözleşmeler (“FIDIC Sözleşmeleri”) pek çok ülkede uygulanır hale gelmiş ve inşaat sektöründeki taraflarca büyük oranda benimsenmiştir1.

Son yıllarda, uluslararası inşaat sektöründeki genel eğilim ile paralel olarak FIDIC Sözleşmeleri’nin ülkemizde de hem özel hem de kamu sektöründeki iş sahibi ve yükleniciler tarafından daha yoğun şekilde kullanıldığı görülmektedir. FIDIC Sözleşmeleri esas itibarıyla Anglosakson hukuk sisteminin ve özellikle İngiliz hukukunun özelliklerini taşımasına karşın, Türk hukuku’nun Kıta Avrupası hukuk sisteminin bir parçası olmasına istinaden FIDIC Sözleşmeleri’nin Türk hukuku tahtındaki yorumunda hukuk sistemlerindeki farklılıklardan kaynaklanan sorunlar yaşanabilme ihtimali mevcuttur2.

Tüm FIDIC Sözleşmeleri’nde yer alan hükme göre taraflar sözleşmeye uygulanacak hukuku serbestçe ve karşılıklı anlaşarak seçebilmektedir. Uygulanacak hukuk olarak seçilen hukuk düzeni FIDIC Sözleşmeleri’nin düzenlemediği, boşluk bıraktığı alanları dolduracaktır ancak FIDIC Sözleşmeleri’nde yer alan hükümlerin, sözleşmeye uygulanacak hukuk sisteminin emredici kuralları karşısında bir hükmü bulunmamaktadır3. Bu nedenle, FIDIC Sözleşmeleri’ne dayalı projelerde, sözleşmenin özel şartları hazırlanırken esas alınacak hukuk sisteminin dikkatle belirlenmesi ve buna uygun yorum farklılıklarını minimize edecek düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

II. FIDIC SÖZLEŞMELERİNİN GENEL ÇERÇEVESİ

A. FIDIC Sözleşmelerinin Tarihçesi ve Temel İlkeleri

FIDIC (Fédératon Internatonale des Ingénurs Consels), 1913 yılında İsviçre’de kurulan ve kurucu üye ülkeleri Fransa, Belçika ve İsviçre olan “Uluslararası Müşavir Mühendisler Federasyonu”nu ifade etmektedir. FIDIC’e, her ülkeden yalnız bir tek kuruluş üye olabilmekte olup FIDIC bugün 100’den fazla ülkeden üyeye sahip uluslararası bir meslek kuruluşu niteliğindedir. FIDIC’in Türkiyede’ki temsilciliğini ise 1987 yılında Federasyon’a üye olan Türk Müşavir Mühendisler Mimarlar Birliği (TMMMB) üstlenmiştir.

1913 yılından bu yana, FIDIC ve üyeleri, mühendislik, inşaat ve altyapı sektörünün ilerlemesine destek olmak, rehberlik etmek ve yardımcı olmak konusunda önemli bir rol oynamaktadır. FIDIC, yalnızca üye kuruluşların bulunduğu ülkeleri temsil etmekle kalmayıp, küreselleşen dünyada danışmanlık mühendisliği sektörünün sesi haline gelmiştir. Örneğin, FIDIC’in Dünya Bankası ve farklı coğrafi bölgelerde faaliyet gösteren diğer çok uluslu kalkınma bankalarıyla ortaklığı mevcut olup söz konusu kredi kuruluşları sözleşme taraflarına kredi vermek için FIDIC Sözleşmeleri’nin esas alınması şartını getirmiştir.

FIDIC’in ilk etapta kuruluş amacı küresel ölçekte bir müşavir mühendisler birliği oluşturmak ve inşaat sektöründe uluslararası iş birliğini teşvik etmek olsa da zamanla asıl misyonu çeşitli mühendislik kollarında, uluslararası nitelikte sözleşme standartları oluşturmak yönünde şekillenmiştir.

İlk FIDIC Sözleşmesi 1957 yılında yayımlanmış ve zamanla farklı proje türleri için uyarlanmış versiyonlar geliştirilmiştir. Bu sözleşmeler, yıllar içerisinde değişen koşullar, teknolojideki gelişmeler ve sektörün ihtiyaçları doğrultusunda FIDIC tarafından güncellenerek bazı revizyonlardan geçmiştir. Aralık 2017 yılında Londra’da gerçekleştirilen “International Contract Users Conference” etkinliğinde, 1999 yılından beri kullanılmakta olan üç sözleşmenin (B başlığında anlatıldığı üzere Kırmızı Kitap, Sarı Kitap ve Gümüş Kitap) güncellenmiş yeni baskıları tanıtılmıştır. Risk paylaşımının dengeli hale getirilmesi, mühendisin yetkilerinin genişletilmesi, süre konusundaki belirsizliklerin giderilmesi ve uygulanacak hukuk bakımından daha karma bir sistem belirlenmesi hususlarında 2017 baskısında ciddi güncelleştirmeler yapılmıştır. Son olarak, FIDIC Sözleşmeleri’nin 2017 versiyonlarının revize edilmiş sürümleri 2022 yılı Kasım ayında yayınlanarak 1 Ocak 2023 itibarıyla yürürlüğe girmiştir.

FIDIC tarafından yayımlanan bu standart sözleşmelerin en temel özelliği ise sözleşme tarafları arasındaki riski hakkaniyete uygun ve dengeli şekilde dağıtıyor olmasıdır. Bu doğrultuda, FIDIC, hazırlamış olduğu sözleşmelerin daha adil, dengeli ve öngörülebilir şekilde yürütülmesini temel ilke olarak benimsemiştir.

B. FIDIC Sözleşme Türleri ve Kurumsal Yapısı

FIDIC Sözleşmeleri’nin her biri farklı uluslararası inşaat projelerinin nitelikleri dikkate alınarak hazırlanmış olup dünya genelinde kabul gören FIDIC Sözleşmeleri 6 ana başlık altında incelenmiş ve her biri zamanla farklı bir kitap halini almıştır. FIDIC Sözleşmeleri, kapaklarının renklerine göre ayırt edilmekte olup bu sözleşmeler arasındaki temel farklılıklar iş sahibi ile yüklenicinin yükümlülüklerinin belirlenmesi noktasında ortaya çıkmaktadır.

  1. Kırmızı Kitap (İnşaat için Sözleşme Şartları): İşverenin tasarımını yaptığı, yüklenicinin inşaatı üstlendiği projelerde kullanılır. Türkiye’deki yapı ve inşaat alanında en çok uygulama alanı bulan kırmızı kitap, ihale ve inşaat sözleşmesinin temel ilkelerini tespit etmektedir. 
  2. Sarı Kitap (Tesis ve Tasarım – Yapım için Sözleşme Şartları): Yüklenicinin hem tasarım hem de inşaatı birlikte üstlenildiği projelerde tercih edilir.
  3. Gümüş Kitap (Mühendislik, Tedarik ve İnşaat/Anahtar Teslimi Projeler için Sözleşme Şartları): Yüklenicinin mühendislik, tedarik ve inşaat işlerinin tamamını üstlendiği ve işverene anahtar teslim bir tesis sunduğu projeler için tasarlanmıştır. Yükleniciye yüksek risk yükler. Otoyollar, köprüler dahil altyapı projeleri ve enerji santralları gibi genellikle kompleks yapıdaki inşaat projelerinde kullanılır.
  4. Yeşil Kitap (Kısa Standart Sözleşme Şartları): Küçük ölçekli projeler ile yapılacak işin basit veya tekrar eden nitelikte olduğu projelerde kullanılır. İhale bedeli 500.000 ABD Dolarından daha az olan ve 6 ayda bitirilmesi öngörülen tesisler için tercih edilir.
  5. Altın Kitap (Tasarım, Yapım ve İşletme Projeleri İçin Sözleşme Şartları): Büyük sermaye ihtiyacı olan yatırım projeleri için tercih edilmektedir. Hukukumuzdaki yap-işlet-devret modelinden farklı olarak yüklenicinin inşaat için gerekli finansmanı temin etme yükümlülüğü yoktur.
  6. Beyaz Kitap (İnşaat İşleri için Alt Sözleşme Şartları): İşveren/müşavir hizmet anlaşmaları için tercih edilmektedir.

FIDIC Sözleşmeleri incelendiğinde, genel olarak içeriğin belirli bir iskelet üzerine oluşturulduğu görülmektedir. FIDIC Sözleşmeleri 8 ana başlık ve 2 temel kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda sözleşmenin genel şartları düzenlenmekte olup ikinci kısım ise, sözleşmeye konu her bir projenin niteliği göz önüne alınarak düzenlenen özel şartları içermektedir. Bununla birlikte, FIDIC Sözleşmeleri’nin genel ve özel şartları inşaat sözleşmelerinde taraf olacaklara tavsiye niteliğinde olup herhangi bir bağlayıcı hukuki değeri yoktur. Bu nedenle, genel şartların aynen uygulanmasına yönelik bir zorunluluk bulunmamakta olup sözleşme tarafları, genel şartlarda yer alan hükümleri özel şartlar altında serbestçe düzenleyebilirler.

Ayrıca doktrinde FIDIC’ın uluslarüstü nitelikte olmamasının sonucu olarak FIDIC Sözleşmeleri hükümlerinin emredici nitelikte kabul edilmemesi gerektiği, bu itibarla, FIDIC Sözleşmeleri’ne uygulanacak hukukun ve yetkili mahkemelerin belirtilmesinin yararlı olacağı yönünde görüş mevcuttur4.

III. FIDIC SÖZLEŞMELERİNİN TÜRK HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

A. İnşaat Sözleşmelerinin Türk Hukukundaki Yeri

Türk mevzuatında inşaat sözleşmelerine ilişkin özel bir düzenleme bulunmamakla birlikte hukuki niteliği itibarıyla inşaat sözleşmesi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (“TBK”) 470-486. maddeleri arasında düzenleme alanı bulan eser sözleşmesinin uygulamada sıklıkla rastlanılan türlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Eser sözleşmesi ise TBK’nın 470. maddesinde yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır.

Türkiye’de son yıllarda birçok farklı sektörde yerli ve yabancı yatırımcılar tarafından çok büyük ve kompleks yatırımlar yapılmaktadır. Yabancı yatırımcılar ve uluslararası finansman kuruluşları daha önce farklı projelerde kullandıkları sözleşme formlarını tercih etme eğiliminde olup, inşaat alanında genelde bu form, FIDIC Sözleşmeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, FIDIC Sözleşmeleri sadece uluslararası projelerde değil daha küçük çapta, yerel projelerde de kullanılmaktadır5.

B. FIDIC Sözleşmeleri ile Türk Hukuk Uygulaması Arasındaki Birtakım Farklılıklar

i.            Mücbir Sebep

FIDIC Sözleşmeleri, Anglosakson hukuk sistemine dayalı olarak geliştirilmiş ve özellikle Birleşik Krallık uygulamalarından etkilenmiştir. Anglosakson hukuk sisteminde sözleşmenin kutsallığı ilkesi temel bir prensip olarak benimsenirken, Kıta Avrupası hukuk sistemini benimseyen Türk hukukunda geçerli olan ahde vefa ilkesi bu ilkeye nazaran daha esnek bir anlayış sunmaktadır. Bu yapısal farklılık, özellikle mücbir sebep gibi sözleşmesel borçların ifasını etkileyen durumların değerlendirilmesinde belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, taraflar arasında akdedilecek sözleşmenin hangi hukuk sistemine tabi olduğu, mücbir sebep gibi kavramlara atfedilecek anlamlar açısından da önemli sonuçlar doğurabilmektedir.

Türk hukukunda her ne kadar TBK’nın çeşitli hükümleri kapsamında mücbir sebeplerin etkisi incelenmişse de söz konusu kavram açıkça tanımlanmamıştır. Bu sebeple mücbir sebep kavramı, Türk hukukunda, doktrin ve içtihatlarda açıklandığı kadarıyla netlik kazanmış olup taraflarca sözleşmede bu kapsamda serbestçe düzenlenebilmektedir. Türk hukukunda, sözleşmeye bağlılık ilkesinin bir sonucu olarak taraflar, sözleşme kapsamında doğmuş olan borçlarını, borçlanılan edime uygun bir şekilde ifa etmekle yükümlü olsalar da mücbir sebep gibi bazı durumların oluşması halinde, tarafların sözleşmeye sıkı sıkıya bağlı kalması taraflardan beklenemeyecektir. Dolayısıyla, mücbir sebep gibi bazı durumların ahde vefa ilkesinin istisnasını oluşturduğunu söylemek mümkündür6.

Diğer yandan, FIDIC Kırmızı Kitap, TBK’ya kıyasla mücbir sebep halleri bakımından daha ayrıntılı düzenlemeler içermekte ve bu tür durumlara ilişkin daha katı ve net hükümler öngörmektedir. Nitekim, sözleşmenin kutsallığı ilkesi gereği, tarafların, sözleşmeyi akdetmeden önce sözleşmeden kaynaklı tüm riskleri göze aldıkları düşünülmekte ve sözleşmeden doğan yükümlülükler mutlak olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, ifa; zor hatta imkânsız hale geldiğinde dahi bir taraf sözleşmeden doğan yükümlülüğünden kurtulamadığından sözleşmelere değişen durumlara ilişkin koruyucu hükümler konulmaktadır. Bu kapsamda, FIDIC Sözleşmesi’nde mücbir sebep hükmünün bu kadar detaylı düzenlenmesinin amacı, sözleşme taraflarının kontrolü dışında, öngörülemeyen sonuçların veya tahmin edilemeyen bir olayın meydana gelmesi durumunda taraflardan birini sözleşme kapsamındaki ifasından kurtarmaktır7.

ii.            Süre Kısıtlaması

FIDIC Sözleşmeleri’nde süre uzatımı talepleri, uluslararası uygulamalardaki yeknesaklığı sağlamak amacıyla sıkı kurallara bağlanmıştır. Yükleniciye verilebilecek ek süre ve süre kısıtlaması ile ilgili TBK’da özel bir düzenlemeye yer verilmemekle birlikte, FIDIC Kırmızı Kitap’ta gerek gecikmenin sebepleri ve sonuçları gerekse gecikmedeki sorumluluğun hangi tarafa ait olacağına ilişkin detaylar mevcuttur.

Türk hukukunda ise mevzuatta özel bir düzenleme bulunmayan bu hallerde sözleşme TBK’nın 26. maddesinde öngörülen sözleşme serbestisi ilkesi gereği sözleşme tarafları, kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı olmadıkça, hak ve yükümlülüklerini serbestçe tayin edebilmektedir. Sözleşme taraflarının her ikisi de tacir olduğu durumda, sözleşme hükümlerinin geçerliliğinin/kabul edilebilirliğinin belirlenmesindeki eşikler daha yüksektir. Bu itibarla, Türk hukuk sisteminde, yüklenici konumundaki basiretli tacirlerin sözleşme hükümleriyle birlikte sözleşme süresine de etki edebilecek her türlü duruma vakıf olmaları beklenmektedir. Bu bağlamda, taraflar arasında düzenlenen sözleşmede yer alan süreye ilişkin sınırlamaların, Türk yargısında geçerli sayıldığı ve taraflar yönünden bağlayıcı nitelik taşıdığı genel kabul görmektedir.

Bu çerçevede, Türk hukukunda süre sınırlamaları veya süre uzatımına ilişkin açık bir yasal düzenleme bulunmamakla birlikte hem yerel yargı kararlarında hem de uluslararası uygulamalarda genel kabul gören yaklaşım, yüklenicinin süre uzatımı ya da ek ödeme taleplerini, sözleşmede yer alan süre kısıtlamalarına uygun şekilde ve iddiasına dayanak bilgi ve belgelerle bildirmemesi durumunda, bu taleplerini ileri sürme hakkının kaybolabileceği yönündedir. Dolayısıyla, genel anlamda, süre kısıtlaması hükümlerine riayet edilmesi, talep hakkının doğması için bir ön koşul olarak değerlendirilmektedir.

iii.            Mühendis Kavramı

FIDIC Sözleşmeleri, Türk hukuk sisteminde TBK çerçevesinde genellikle iş sahibi ve yüklenici arasında kurulan klasik sözleşme yapısından farklı olarak, üçüncü bir taraf olan mühendisi de sürece dahil etmektedir. Mühendis, iş sahibi tarafından atanmakta ve sözleşme süresince teknik, idari ve mali alanlarda kendi nam ve hesabına gözetim, denetim ve karar alma yetkisini haiz bir konumda bulunmaktadır. Her ne kadar sözleşmenin tarafı olmasa da mühendis sözleşmenin uygulanmasında etkin bir rol üstlenmektedir.

FIDIC Sözleşmesi sistematiğinde mühendisin rolü, yalnızca uygulama denetimiyle sınırlı olmayıp, hak edişlerin hazırlanması, uyuşmazlıkların çözümüne katkı sunulması gibi fonksiyonları da içermektedir. Ancak, mühendisin iş sahibi tarafından atanması ve onun adına hareket etmesi, özellikle yüklenici ile yaşanabilecek uyuşmazlıklarda tarafsızlık ilkesi bakımından bazı tartışmaları gündeme getirmektedir. Türk hukuk sistemi açısından bu durum değerlendirildiğinde, mühendis tarafından yapılan işlemler hakkında yüklenici önceden bilgilendirilmemişse, iş sahibinin bu işlemlerle bağlı olacağı kabul edilmektedir. Bu bağlamda, mühendislik fonksiyonunun kapsamı, sadece teknik bir görev olmaktan öte, hukuki sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

iv.           Cezai Şart

FIDIC Sözleşmeleri’nde yüklenicinin taahhüt ettiği işi sözleşmede öngörülen sürede tamamlayamaması halinde iş sahibine gecikmeye bağlı bir tazminat ödemesi öngörülmüş ancak bu tazminatın hukuki niteliğinin – Türk hukuku anlamında – götürü tazminat mı yoksa ceza koşulu mu olduğuna ilişkin açık bir tanımlamaya yer verilmemiştir. Diğer yandan, Türk hukukunda ceza koşulu ve götürü tazminat ayrı ayrı düzenlenen ve farklı hukuki sonuçlar doğuran müesseseler olduğundan FIDIC Sözleşmeleri’nin özel şartları düzenlenirken bu ayrımın göz önünde bulundurularak tarafların iradelerine ve sözleşme amacına uygun açık hükümlere yer verilmesi önem arz etmektedir.

v.           Sözleşmenin Dili

FIDIC sözleşmelerinin esas dili İngilizce’dir. Her ne kadar TMMMB tarafından Kırmızı Kitap, Sarı Kitap ve Gümüş Kitap’ın 1999 baskılarının Türkçe çevirisi yapılmış olsa da 2017 versiyonu ve sonraki baskıların Türkçe çevirileri henüz mevcut değildir. Bununla birlikte, FIDIC Sözleşmeleri’nde ağırlıklı olarak Anglosakson hukuk sistemi terminolojisinin kullanılmış olması nedeniyle bazı hukuki terimler açısından Türkçe çevirinin hükmün esasını tam olarak yansıtmasını beklemek güçtür. Bu nedenle, proje özelinde kullanılacak FIDIC Sözleşmesi’nin İngilizce metninin detaylı şekilde incelenmesi faydalı olacaktır.

Sözleşmenin dili açısından bir diğer önemli husus ise 805 sayılı İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun’dan (“805 Sayılı Kanun”) kaynaklanmaktadır. 805 Sayılı Kanun uyarınca sözleşme taraflarının her ikisinin de Türk olması halinde sözleşme dilinin Türkçe olması zorunlu olup sözleşme iki dilde hazırlansa dahi Türkçe metin esas alınacaktır. 805 sayılı Kanun’a aykırılık halinde sözleşme taraflar lehine itibara alınmadığından bu durum finansmanın yabancı yatırımcılar tarafından sağlandığı projelerde sorun teşkil edebilmektedir8.

IV. CONCLUSION

FIDIC Sözleşmeleri, uluslararası inşaat sektöründe standardizasyonu sağlayan ve taraflar arasındaki riskleri dengeleyen önemli bir araçtır. Türkiye ekonomisindeki büyüme ile birlikte, çeşitli sektörlerde yerli ve yabancı yatırımcılar tarafından gerçekleştirilen büyük ölçekli ve teknik olarak karmaşık projelerin sayısı artmaktadır. Bu projeler içinde inşaat sektörü, yatırım hacmi bakımından giderek daha fazla pay sahibi olmakta; bu çerçevede FIDIC Sözleşmeleri hem yatırımcılar hem de projelere finansman sağlayan kuruluşlar tarafından sıklıkla tercih edilen bir yapı haline gelmektedir. Dolayısıyla, FIDIC Sözleşmeleri’nin Türkiye’de yaygın biçimde kullanılmaya başlanması, FIDIC Sözleşme hükümlerinin Türk hukuku açısından detaylı biçimde analiz edilmesini ve yerel hukuk sistemiyle çelişen düzenlemelerin özel şartlar marifetiyle uyarlanmasını gerekli kılmaktadır.

Yukarıdaki açıklamalarımız ışığında Türk hukukuna tabi bir FIDIC Sözleşmesi TBK madde 26-27 hükümleri açısından değerlendirilecektir. Bu itibarla her ne kadar sözleşme özgürlüğü ilkesi mevcut olsa da uygulanacak hukukun Türk hukuku olması halinde FIDIC Sözleşmesi’nin kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olmaması gerekecektir. Zira aksi takdirde, FIDIC Sözleşmesi’nin hükümlerinin kısmi ya da bütün olarak hükümsüzlüğü gündeme gelecektir9.

FIDIC Sözleşmeleri’nin Türkiye’de etkin şekilde uygulanabilmesi için hukukçular, mühendisler ve proje yöneticilerine yönelik eğitimlerin artırılması gerekmektedir. Çeviri ve yorum birliğinin sağlanması amacıyla resmi Türkçe FIDIC metinlerinin hazırlanması ve FIDIC Sözleşme dokümanlarını detaylı olarak anlatan Türkçe kaynakların artırılması gerekmektedir. Ayrıca, kamu projelerinde FIDIC Sözleşmeleri’nin uyarlanmış versiyonlarının kullanımı yaygınlaştırılması faydalı olacaktır.

References


  1. Ogeday Çuhadar, FIDIC Standart İnşaat Sözleşmelerinde İş Sahibinin Esaslı Borçları, Ağustos 2010, s. 2 ↩︎
  2. Aslı Budak, Türk Eser Sözleşmesi Hukuku Işığında FIDIC Sözleşmesi, Uluslararası İnşaat Sözleşmeleri ve Uyuşmazlık Çözüm Yolları, Nisan 2018, s. 92 ↩︎
  3. Çuhadar, s. 121 ↩︎
  4. Budak, s. 91 ↩︎
  5. Budak, s. 89 ↩︎
  6. Mahmut Alper Kılıç, FIDIC Kırmızı Kitap 1999 ve Türk Borçlar Kanunu Uyarınca İnşaat Sözleşmelerinde Mücbir Sebebin Ücret Ödeme Borcuna Etkisi, Terazi Hukuk Dergisi, Cilt 17, Sayı 186, Şubat 2022, s. 66 ↩︎
  7. Kılıç, s. 66 ↩︎
  8. Budak, s. 101 ↩︎
  9. Budak, s. 93 ↩︎

FIDIC Sözleşmeleriİnşaat Sözleşmeleriİş SahibiTürk Borçlar KanunuYüklenici
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNDE AYIPTAN SORUMLULUK

Pazartesi, 08 Eylül 2025 by ssi-legal

ÖZET

Pay devri sözleşmeleri, şirketlerin ortaklık yapısını değiştiren ve hem alıcı hem de satıcı için önemli hukuki ve ekonomik sonuçlar doğuran sözleşmelerdir. Bu sözleşmelerde devredilen payların hukuki veya ekonomik niteliklerindeki eksiklikler, yani ayıplar, taraflar arasında uyuşmazlıklara yol açabilir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümleri, kural olarak tüm alım satım sözleşmeleri için geçerli olmakla birlikte, pay devri sözleşmelerine uygulanabilirliği doktrinde tartışmalı bir konudur. Bu makalede, öncelikle pay devri sözleşmelerinin hukuki niteliği incelenmekte, ardından ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanabileceği sözleşme türleri ele alınmakta ve son olarak bu hükümlerin pay devri sözleşmelerine uygulanabilirliği değerlendirilerek konuya ilişkin güncel yaklaşımlar ve uygulama örnekleri incelenmektedir.

Anahtar Kelimeler: Pay, Pay Devri Sözleşmesi, Şirket, Anonim Şirket, Ayıptan Sorumluluk, Pay Devri

I. GİRİŞ

Pay devri sözleşmesi, şirketlerde pay sahipliği yapısının değişmesine ve buna bağlı olarak zaman zaman yönetim kontrolünün el değiştirmesine neden olan temel hukuki işlemlerden biridir. Pay devriyle birlikte, yalnızca payın mülkiyeti değil, aynı zamanda paya bağlı mali haklar, yönetim hakları ve şirket üzerinde dolaylı bir ekonomik hakimiyet de el değiştirir. Bu nedenle, devredilen payların hukuki ve fiilî nitelikleri, şirketin mali durumu ve payın temsil ettiği hakların kapsamı taraflar açısından büyük önem taşır.

Uygulamada pay devri sözleşmeleri genellikle bir hak satışı olarak değerlendirilir. Ancak, devrin kapsamına ve niteliğine göre kimi durumlarda ayıptan sorumluluk hükümlerinin de uygulanabileceği kabul edilmektedir1. Bu doğrultuda, ayıptan sorumluluğun kapsamı ve uygulanma koşulları, sözleşmenin hukuki niteliği ile devrin oranı ve içeriğine göre farklılık gösterebilmektedir. Konuya ilişkin açık bir kanuni düzenlemenin bulunmaması, doktrinde ve yargı kararlarında farklı yorumların ortaya çıkmasına yol açarak uygulamada önemli bir belirsizlik yaratmaktadır.

II.   PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ

A. Sözleşmenin Konusu

Genel olarak satış sözleşmelerinin konusunu, eşyalar, haklar, parasal değere sahip ekonomik yararlar ve eşya veya hak toplulukları oluşturabilir2. Pay, hukuki niteliği itibarıyla bir hak olarak görüldüğünden3, pay devri sözleşmelerinin çoğunlukla hak satışı kapsamında değerlendirileceği ileri sürülmektedir4. Pay devri sözleşmesinde satıcının borcu, şirket payını ve bu paydan doğan ortaklık haklarını alıcıya devretmektir. Bu çerçevede, payın yönetim ve malvarlığı hakları sağlaması, sermayenin bir parçasını oluşturması, piyasa değerinin bulunması ve devredilebilir nitelikte olması, onu satış sözleşmesine konu olabilecek ekonomik bir değer haline getirmektedir.

B. Sözleşmenin Niteliği

Pay devri sözleşmesinin hukuki niteliği konusunda iki temel yaklaşım bulunmaktadır. Birinci görüşe göre, pay devri kural olarak hak satışı niteliğindedir. Bu durumda, ayıptan sorumluluk açısından, taşınır satışına ilişkin 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (“TBK”) madde 219 ve devamı hükümleri değil, hak satışına özgü TBK madde 191-193 hükümleri uygulanmalıdır5. İkinci görüş ise devrin kapsamı ve niteliğine göre değerlendirme yapılması gerektiğini savunur6. Özellikle devredilen payların şirkette hâkimiyet sağlayacak oranda olması veya şirketin tamamına yakınının devredilmesi halinde, devrin konusunun fiilen şirketin kendisi olduğu kabul edilerek, duruma göre taşınır satışı hükümlerinin kıyasen uygulanması gerektiği ileri sürülmektedir7. Son olarak Yargıtay’ın, “pay” kavramını “taşınır” olarak tanımladığı kararları da mevcuttur8. Bu kapsamda, pay devrinin taşınır satışıyla da ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceği, dolayısıyla TBK m. 219 vd. hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı, devrin kapsamı ve niteliğine göre değerlendirilmekte ve bu husus doktrinde tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Bu iki ana yaklaşım, uygulanacak hükümler bakımından farklı sonuçlar doğurur. Birinci görüş, payın hukuki mahiyetini ön planda tutarak hak satışına özgü hükümlerin uygulanmasını savunurken; ikinci görüş, devrin ekonomik ve fiili etkilerini esas alarak, belirli koşullarda taşınır satışına ilişkin ayıptan sorumluluk hükümlerinin kıyasen uygulanabileceğini ileri sürer. Bu çerçevede, özellikle kontrol devri niteliği taşıyan pay devirlerinde hangi yaklaşımın benimseneceği, tarafların hak ve borçlarının kapsamı ile ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanabilirliği açısından belirleyici olmaktadır.

III. AYIPTAN SORUMLULUK HÜKÜMLERİNİN PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNE UYGULANABİLİRLİĞİ

Ayıp, genel olarak satılanın sahip olması gereken veya vaat edilen özelliklerden olumsuz yönde sapması, diğer bir ifadeyle nitelik eksikliği olarak tanımlanabilir. Ayıptan sorumluluk kurumunun temelinde ifa teorisi yatar; bu teoriye göre, satılanın ayıpsız olması, satıcının teslim borcunun ayrılmaz bir parçasıdır. Satıcının asli edim yükümlülüğü, satılanı niteliklerinde herhangi bir eksiklik veya bozulma olmaksızın teslim etmektir. Satıcının bu yükümlülüğe aykırı davranması halinde, ayıptan sorumluluk hükümleri devreye girecektir.

Bu bağlamda, TBK m. 219-231 hükümleri satıcının sattığı malı kararlaştırılan niteliklere uygun ve ayıptan ari biçimde teslim etme yükümlülüğünü düzenler. Sorumluluğun doğabilmesi için satılanın teslim edilmiş olması, ayıbın esaslı nitelikte bulunması, alıcı tarafından bilinmemesi, teslimden önce mevcut olması, aşikâr ayıp olmaması ve sözleşmeyle sorumluluğun kaldırılmamış olması gibi koşulların birlikte gerçekleşmesi gerekir. Ayrıca alıcının malı ayıplı haliyle kabul etmemesi de şarttır.

Ayıptan sorumluluk kurumu yalnızca satış sözleşmeleriyle sınırlı olmayıp, kanun koyucu bazı sözleşmelerde özel düzenlemeler öngörmüş, bazı sözleşmelerde ise satıma ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanabileceğini kabul etmiştir. Nitekim eser sözleşmeleri bakımından yüklenicinin eseri ayıpsız teslim yükümlülüğü, trampa sözleşmeleri bakımından da karşılıklı teslim borçları nedeniyle ayıp hükümleri uygulama alanı bulmaktadır. Benzer şekilde, şirket pay devri sözleşmelerinde de, özellikle devrin salt hak devri olmaktan çıkıp ekonomik açıdan bir işletme devri niteliğine bürünmesi halinde, TBK m. 219 vd. hükümlerinin kıyasen uygulanabileceği ileri sürülmektedir. Pay devri sözleşmelerine ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı, esasen sözleşmenin hukuki niteliğine ve devrin kapsamına ilişkin olarak benimsenen yaklaşıma bağlıdır. Daha önce açıklandığı üzere, payın hukuki mahiyeti itibarıyla hak olarak nitelendirilmesi, kural olarak bu tür sözleşmelerde TBK m. 191-193 hükümlerinin uygulanmasını beraberinde getirmektedir. Ancak devredilen payların, şirkette kontrol sağlayacak ölçüde veya şirketin tamamına yakınını kapsayacak şekilde olması halinde, işlemin ekonomik anlamda bir işletme devri olarak değerlendirilmesi ve bu nedenle TBK m. 219 vd. hükümlerinin taşınır satışına ilişkin düzenlemelerinin kıyasen uygulanabilmesi mümkündür9.

Kontrol hisselerinin devri, her ne kadar hukuken doğrudan bir işletme devri anlamına gelmese de fiilen şirketin malvarlığı, faaliyetleri ve organizasyon yapısı üzerinde belirleyici bir söz sahibi olmayı beraberinde getirir. Zira ortaklık payı ile şirketin ekonomik varlığı arasındaki sıkı bağ, bu payların devrini yalnızca soyut bir hak devri olmaktan çıkararak, işletme bütünlüğü üzerinde dolaylı hakimiyet sağlayan bir işlem niteliğine büründürür. Pay alıcısı, çoğu durumda, devraldığı paylardan elde edeceği ekonomik menfaati, doğrudan şirketin mevcut veya beklenen malvarlığı değerine bağlar10. Bu sebeple, kontrol sağlayan payların devrinde, işletmeden kaynaklanan ve şirketin ekonomik bütünlüğünü veya organizasyon yapısını bozacak nitelikteki ayıplar, payın değerini ve alıcının ondan beklediği faydayı doğrudan etkiler.

Bu gibi durumlarda, ayıbın işletme ile pay arasındaki bu doğrudan ilişki nedeniyle, payın bizzat kendisinde mevcut sayılması ve TBK m. 219 vd. hükümlerinin uygulanabilirliğinin kabul edilmesi, kanımızca hem hukuki tutarlılık hem de taraflar arasındaki menfaat dengesi bakımından isabetli olacaktır. Sonuç olarak, işletmeden kaynaklanan ayıp, ekonomik bütünlüğü veya organizasyon yapısını bozacak düzeyde olduğunda, bu durum payın bizzat kendisinde ayıp olarak kabul edilmeli ve TBK m. 219 vd. hükümleri bu tür pay devirlerine uygun düştüğü ölçüde uygulanmalıdır.

IV. AYIP ŞARTLARININ PAY DEVRİ SÖZLEŞMELERİNE UYARLANMASI

TBK’da düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümleri esasen maddi malların satışına uygulanmak üzere öngörülmüş olup, hak satışına konu olan işlemlerde doğrudan uygulanabilirliği sınırlıdır11. Sermaye şirketlerinde pay devri sözleşmesinin konusunu ortaklık statüsü ile buna bağlı hak ve borçlar oluşturduğundan, değinildiği üzere, bu sözleşmeler genellikle hak satışı kapsamında değerlendirilir. Hak satışında maddi ayıptan bahsedilememesi, pay devri sözleşmelerine ayıptan sorumluluk hükümlerinin uygulanabilirliğinin tartışılmasının temel nedenidir.

A. Pay Devri Sözleşmelerinde Ayıp Türleri

Ayıbın kaynağı olarak eksiklikler, farklı türlerde ortaya çıkabilir 12. Maddi mallarda olduğu gibi, burada da maddi ayıp kavramı, şirketin fiziksel varlıkları üzerinden anlam kazanır. Şirketin makine parkında, üretim tesislerinde veya envanterinde mevcut ve değerini önemli ölçüde düşüren bozukluklar, eksiklikler ya da arızalar, devredilen payın temsil ettiği ekonomik değeri doğrudan etkilediği ölçüde maddi ayıp olarak kabul edilebilir.

Hukuki ayıp ise, payın sağladığı hakların hukuki olarak sınırlandırılmış veya ortadan kalkmış olması şeklinde ortaya çıkar. Şirket faaliyetinin gerekli izinlerden yoksun olması, fikri ve sınaî mülkiyet haklarının hükümsüz kılınması, payın üzerinde rehin veya intifa gibi sınırlı aynî hakların bulunması yahut devrin beyan edildiği nitelikleri taşımaması, bu kapsamdadır.

Ekonomik ayıp ise, şirketin mali tablolarında gerçeğe aykırı beyanlar, aşırı borçluluk, likidite yetersizliği veya taahhüt edilen kârın gerçekleşmemesi gibi durumlarda söz konusu olur. Bu tür eksiklikler, payın ekonomik değerini ve alıcının sözleşmeden beklediği menfaati doğrudan etkilediğinde, işletmeden kaynaklanan ayıbın payın bizzat kendisinde mevcut olduğu kabul edilir.

Bu uyarlama sayesinde, TBK m. 219 vd. hükümleri, her ne kadar esas anlamda taşınır mallara ilişkin düzenlemeler olsa da, kontrol sağlayan pay devirlerine kıyasen uygulanarak hem alıcı hem de satıcı açısından sorumluluk rejimi somutlaştırılabilir.

B. Pay Devri Sözleşmelerinde Ayıptan Sorumluluğun Şartları

TBK m. 219 hükümleriyle öngörülen ayıptan sorumluluk şartlarının pay devri sözleşmelerine uygulanabilmesi, bu şartların sözleşmenin konusuna ve niteliğine uyarlanmasıyla mümkündür. Pay devrinin maddi mallara ilişkin ayıp hükümlerinin doğrudan uygulanması sınırlı olsa da, şirketin malvarlığı ve faaliyetlerine ilişkin eksiklikler payın değerini doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle, TBK’da öngörülen ayıp şartları, pay devrinin özellikleri dikkate alınarak aşağıdaki şekilde uyarlanabilir:

  1. Payın alıcıya devredilmiş olması: Pay devir sözleşmelerinde ayıptan sorumluluk, kural olarak hukuken devir tamamlandıktan sonra doğar. Payın devri, ilgili mevzuatta öngörülen şekil şartlarının yerine getirilmesiyle gerçekleşir (örneğin; nama yazılı pay senedinin zilyetliğinin geçirilmesi ve ciro edilmesi, nama yazılı senetsiz paylarda pay defterine tescil, hamiline yazılı senetlerde teslim13); devir tamamlanmadan satıcı, ayıp hükümlerine göre sorumlu tutulmamalıdır.
  2. Devredilen payda esaslı bir ayıp bulunması: Esaslı ayıp ile, payın temsil ettiği şirket varlığında veya payın hukuki durumunda, devrin ekonomik amacını önemli ölçüde ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte eksikliklerin bulunması kastedilir. Bu eksiklikler; şirketin fiziksel varlıklarındaki bozukluklar (maddi ayıp), faaliyet izinleri veya fikri haklar gibi unsurlardaki hukuki eksiklikler (hukuki ayıp) veya mali tabloların gerçeğe aykırı olması gibi durumlar (ekonomik ayıp) olabilir.
  3. Ayıbın alıcı tarafından bilinmemesi: Alıcı, devir anında ayıbı biliyor veya makul bir inceleme ile tespit edebilecek durumdaysa, bu ayıp nedeniyle satıcıya başvuramaz. Pay devirlerinde bu husus, çoğu kez durum tespiti(due diligence) sürecinde ortaya çıkar14; bu sürece rağmen tespit edilemeyen eksiklikler ayıp kapsamında değerlendirilir.
  4. Ayıbın devrin tamamlanmasından önce mevcut olması: Ayıp, pay devri işlemi tamamlanmadan önce mevcut olmalıdır. Devralmadan sonra alıcının tasarrufları veya dış etkenler sonucu ortaya çıkan eksiklikler satıcının sorumluluğuna girmemelidir.
  5. Ayıbın aşikâr nitelikte olmaması: Basit bir inceleme ile kolaylıkla fark edilebilecek ayıplar, alıcı tarafından devirden sonra süresinde ihbar edilmezse satıcı bunlardan sorumlu tutulamaz. Örneğin, şirketin konkordato halinin ticaret siciline tescil edilmiş olması hali.
  6. Sorumluluğun sözleşme ile sınırlandırılmamış veya kaldırılmamış olması: Taraflar, pay devri sözleşmesi ile satıcının ayıptan sorumluluğunu daraltabilir veya tamamen kaldırabilir. Ancak bu tür kayıtlar dürüstlük kuralına aykırı olamaz15.
  7. Alıcının ayıplı durumu kabul etmemiş olması: Alıcı, devraldığı payın ayıplı olduğunu bilerek ve bu durumu açıkça veya zımnen kabul ederek devralmışsa, sonradan ayıp hükümlerine başvuramaz.

Sonuç olarak, yukarıda belirtilen unsurlar, TBK m. 219 ve devamı maddelerinde düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümlerinin, pay devri sözleşmelerinin niteliğine uyarlanmış halidir. Her ne kadar mevzuatta bu hususa ilişkin açık bir düzenleme bulunmasa da, pay devrinin özellikleri ve taraflar arasındaki menfaat dengesi gözetildiğinde, söz konusu şartların bu şekilde yorumlanarak uygulanabileceği kanaatindeyiz.

V. SONUÇ

Pay devri sözleşmeleri, anonim şirketlerde mülkiyet yapısını değiştiren ve çoğu durumda yönetim kontrolünün el değiştirmesine yol açan önemli hukuki işlemlerdir. Bu sözleşmelerin niteliği, devredilen payların kapsamı ve ekonomik etkileri, uygulanacak sorumluluk rejiminin belirlenmesinde doğrudan etkilidir. Özellikle devrin salt bir hak satışı olmaktan çıkıp, fiilen şirketin malvarlığı, faaliyetleri ve organizasyon yapısı üzerinde hakimiyet sağlayan bir işlem niteliğine büründüğü hallerde, payın ekonomik değerini etkileyen ayıplar, yalnızca soyut bir hak eksikliği olarak değil, işletmenin bütünlüğünü bozan nitelikteki eksiklikler olarak değerlendirilmelidir.

TBK’da düzenlenen ayıptan sorumluluk hükümleri, kural olarak maddi malların satışına uygulanmakla birlikte, doktrinde ve yargı kararlarında, kontrol sağlayan pay devirlerinde bu hükümlerin kıyasen uygulanabileceği yönünde güçlü gerekçeler ileri sürülmektedir. Bu yaklaşım hem hukuki tutarlılık hem de taraflar arasındaki menfaat dengesinin korunması bakımından isabetlidir. Zira alıcı, çoğu durumda devraldığı paylardan elde edeceği menfaati doğrudan şirketin mevcut ve beklenen malvarlığı değerine bağlamaktadır. Dolayısıyla, işletmeden kaynaklanan ayıplar payın değerini ve sözleşmenin ekonomik amacını doğrudan etkilemektedir.

Bu çalışmada, TBK m. 219 ve devamı maddelerinde öngörülen ayıptan sorumluluk şartlarının, pay devri sözleşmelerinin niteliğine uyarlanması suretiyle uygulanabileceği ortaya konulmuştur. Her ne kadar mevzuatta bu hususa ilişkin açık bir düzenleme bulunmasa da, pay devrinin özellikleri ve taraflar arasındaki hukuki-ekonomik bağ dikkate alındığında, maddi mallara özgü ayıp hükümlerinin mantığının pay devirlerine de kıyasen uygulanması mümkündür. Böyle bir yaklaşım, hem sözleşmesel güvenliğin hem de ticari dürüstlük ilkesinin güçlendirilmesine hizmet edecektir.

Sonuç olarak, kontrol devri niteliği taşıyan pay devri sözleşmelerinde, şirketin malvarlığı ve faaliyetlerindeki eksikliklerin payın bizzat kendisinde mevcut sayılması ve TBK m. 219 vd. hükümlerinin bu tür işlemlere uygun düştüğü ölçüde kıyasen uygulanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Bu yaklaşımın, ileride yasal düzenlemeler veya içtihat birliği ile netleşmesi, uygulamada yaşanan belirsizliklerin giderilmesi açısından önem taşımaktadır.

References


  1. Av. Dr. Başak Başar, “Şirket Pay Devir Sözleşmesinde Ayıptan Sorumluluk”, Seçkin Yayınları, 2025, s.2 ↩︎
  2. Prof. Dr. Mustafa Alper Gümüş, “Borçlar Hukuku Özel Hükümler C-I”, Vedat Kitapçılık, 2013, s. 16 ↩︎
  3. Doç. Dr. Tamer Bozkurt, “Şirketler Hukuku” Yetkin Yayınları, 2020, s.391 ↩︎
  4. Prof. Dr. Vedat Buz, “Ortaklık Paylarının Devrinde Ayıba Karşı Tekeffül Hükümlerinin Uygulanabilirliği Sorunu”, Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, 2019, s.66 ↩︎
  5. Başar, s. 181 ↩︎
  6. Buz, s.84 ↩︎
  7. Zahide Altunbaş Sancak, “Anonim Şirket Özelinde Devralma İşlemlerinde Satıcının Ayıptan Doğan Sorumluluğu”, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2021 s. 73 ↩︎
  8. İlker Demirtaş, “Anonim Şirket Pay Devrinde Ayıptan Sorumluluk” İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi, 2024, s. 21; Yargıtay HGK, E. 2013/13-1234, K. 2015/795, T. 28.01.2015; Yargıtay 13. HD., E. 2011/13353, K. 2011/12995, T. 22.09.2011; Yargıtay 11. HD., E. 2015/3775, K. 2016/2651, T. 09.03.2017 ↩︎
  9. İdil Alaeddinoğlu, “Anonim Ortaklıkta Pay Devri Sözleşmesi”, Ankara Üniversitesi, 2022, s, 117-128; Demirtaş s. 40 ↩︎
  10. Alaeddinoğlu, s.78 ↩︎
  11. Av. Beyza Aka, “Satıcının Zapttan ve Ayıptan Sorumluluğuna İlişkin Türk Borçlar Kanunu Hükümlerinin Anonim Şirket Pay Satışlarına Uygulanabilirliği”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2021/2, s.2136 ↩︎
  12. Bkz. Başar s. 122-127 ↩︎
  13. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ↩︎
  14. Alaeddinoğlu, s. 69-70, Başar, s. 151 ↩︎
  15. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ↩︎

Anonim ŞirketAyıptan SorumlulukPayPay DevriPay Devri SözleşmesiŞirket
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

ÇATILI İŞYERLERİNİN ÜRÜN (HASILAT) KİRASI KAPSAMINDA KİRALANMASININ FESİH VE TAHLİYE HÜKÜMLERİ BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Perşembe, 21 Ağustos 2025 by ssi-legal

Özet

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun1 (“TBK”) 357. maddesi uyarınca ürün kirası, kiraya verenin kiracıya hem kullanım hem de yararlanma hakkını devrettiği ve kira bedelinin doğrudan elde edilen ürünlere bağlandığı iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme türüdür. Çalışmada, ürün kavramı, ürün kirasına konu olabilecek hak ve mallar ile işletme ruhsatı, demirbaşlar ve ticari itibar gibi unsurların kiracıya devrinin önemi ele alınmaktadır. Ayrıca TBK m.362 ve devamı hükümlerine göre ürün kiralarında fesih, yenileme ve olağanüstü fesih şartları; kiracının iflası veya ölümü gibi özel sona erme halleri açıklanmaktadır. Çalışma, mevzuat, doktrin ve Yargıtay içtihatları ışığında konuyu inceleyerek, çatılı işyerleri bakımından ürün kirası rejiminin sınırlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Ürün Kirası, Hasılat Kirası, Çatılı İşyeri ve Konut, Kira, Kira Sözleşmesi, Fesih, Tahliye

I. GİRİŞ

TBK, kira sözleşmelerini adi kira, konut ve çatılı işyeri kirası ile ürün (hasılat) kirası olmak üzere üç ana başlıkta düzenlemektedir. TBK m.357-378 arasında yer alan ürün kirası hükümleri, tarihsel olarak tarımsal üretim, maden işletmeleri veya balıkhane kiralamaları gibi alanlarda uygulanmakla birlikte, günümüzde ticari hayatın gelişmesiyle özellikle yüksek ciro potansiyeline sahip restoran, kafe, turizm işletmesi ve alışveriş merkezi mağazaları çatılı işyerleri bakımından da uygulanabilir hale gelmiştir.
Özellikle çatılı işyerlerinin ürün kirası kapsamında kiralanması, işletmenin fiziksel alanının yanı sıra işletme ruhsatı, demirbaşlar ve müşteri çevresi gibi unsurların devrini de içerdiğinden, klasik kira sözleşmelerine kıyasla daha karmaşık bir hukuki yapı ortaya çıkarır. Bu bağlamda, ürün kirasının konut ve çatılı işyeri kiralarına özgü koruma hükümleriyle ilişkisi, taraflar arasındaki güç dengesi ve fesih imkanlarının sınırları önem kazanmaktadır.

II. ÜRÜN KİRASININ HUKUKİ KAPSAMI VE ÇATILI İŞYERLERİ BAKIMINDAN UYGULAMA

TBK m.357 uyarınca göre ürün kirası, kiraya verenin kiracıya ürün veren bir şeyin veya hakkın kullanımını ve ondan elde edilen ürünleri belirli veya belirlenebilir bir bedel karşılığında bırakmayı üstlendiği sözleşmedir. İlgili maddede yer alan tanım, ürün kirasının hukuki kapsamını kavramaya yarayacak iki temel unsuru ortaya koymaktadır: kullanım hakkının yanı sıra yararlanma hakkının da kiracıya devri ve kira bedelinin doğrudan elde edilen ürünlerle ilişkilendirilmesi. Bu doğrultuda ürün kirası ilişkisinin tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olduğunu söylemek mümkün olacaktır.

Ürün kirası ilişkisine konu olan ürünün ise ekonomik anlamda bir şeyin amacına uygun olarak kullanılması ile sağlanan her türlü verim olarak tanımlanması mümkündür. Ürün kirasının konusunu hukuki ürün getiren hakların ve malların oluşturması mümkün olduğu gibi tarımsal ürün getiren arazilerin ve işletmelerin de ürün kirasına konu olması mümkündür2.

Esasen çatılı işyeri olarak nitelendirilen işletmeler bakımından ürün kirası, sadece mekânın değil; mekânın demirbaşlarının ve mobilyalarının, işletme hakkının, müşteri portföyünün, ticari itibarı oluşturan unsurların ve özellikle işletme ruhsatının kiracıya devrini içerir. Zira işletme ruhsatı, kiracının faaliyeti kendi nam ve hesabına yürütebilmesi, ürünlerden bağımsız şekilde faydalanabilmesi ve işletmeyi faal hale getirebilmesi için zaruret teşkil etmektedir3. Yargıtay, işletmenin ürün kirası kapsamında kiralanıp kiralanmadığını incelerken (i) kiralanın demirbaşlar ve işletme ruhsatıyla beraber teslim edilmesi, (ii) kira bedelinin aylık cironun belirli bir bölümü olarak kararlaştırılması hususlarının mevcut olup olmadığı kriterlerini esas almaktadır.  Yargıtay’ın istikrarlı görüşü kira bedelinin ciro üzerinden belirlenmesinin tek başına ürün kirası ilişkisinin mevcudiyetini kabul etmek için yeterli olmadığı yönündedir4. Yargıtay içtihatları incelendiğinde işletme ruhsatının devrinin yapılmaması durumunda kira bedelinin ciroya endekslenmiş olmasına rağmen sözleşmenin ürün kirası olarak nitelendirilemediği görülmektedir.

Kira sözleşmelerinin ürün kirası hükümlerine tâbi olabilmesi için işletme ruhsatının devrinin zorunlu tutulması doktrinde eleştirilere yol açmaktadır, zira TTK bakımından işletme ruhsatının varlığı işletme faaliyetinin gerçekleşmesi bakımından zorunlu bir unsur değildir. Zira böyle bir durumda ürün kirası sözleşmesine içtihat yoluyla kanunda olmayan bir unsur eklenmiş olmaktadır. Çalışmamız kapsamında Yargıtay’ın taksi plakası kiralamalarında gösterdiği, fiili ilişki ürün kirası iken sırf ruhsat devrinin gerçekleşmemiş olmasının o ilişkiyi ürün kirası olmaktan çıkarmayacağına yönelik isabetli ve istikrarlı tutumun5, işletme kiraları bakımından da uygulanması gerektiği görüşündeyiz.

III. ÜRÜN KİRALARININ FESHİ

Ürün kirası sözleşmelerinde fesih, TBK m. 362 ve devamındaki hükümlerde düzenlenmiş olup belirli süreli ve belirsiz süreli sözleşmeler bakımından ikili bir ayrıma gidilmiştir. Her iki sözleşme türü için de kiracı, kiralananın tesliminden sonra vadesi gelmiş kira bedelini veya yan giderleri ödemezse kiraya veren, kiracıya yazılı olarak en az altmış günlük bir önel verip, bu önel içinde ödememesi durumunda sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Belirli süreli ürün kiralarında sözleşme, sürenin bitiminde kendiliğinden sona erer ve ayrıca fesih bildirimi gerekmez. Ürün kirası sözleşmelerinde açıkça veya zımnen yenileme yapılmadığı takdirde sözleşme kendiliğinden sona ermektedir6. TBK m.367/2 ise yenilemeyi genel hükümlerin aksine belirsiz süreli değil bir yıl için geçerli kabul etmektedir. Dolayısıyla kiralayanın sözleşmenin zımnen yenilendiğine ilişkin iddiaları yalnızca bir yıl için geçerli olabilecektir ve bu doğrultuda kiraya verenin tahliye kabiliyetinin oldukça güçlü olduğunu söylemek mümkündür.

Taraflar ürün kirası sözleşmesini akdederken herhangi bir süre belirlemesi yapmamış ise sözleşme belirsiz süreli kabul edilmektedir. TBK m.368 uyarınca belirsiz süreli ürün kirasında, sözleşme veya yerel âdetle farklı bir fesih bildirim süresi kararlaştırılmamışsa, taraflardan her biri, en az altı aylık bir bildirim süresine uymak şartıyla sözleşmeyi feshedebilir. Fesih bildiriminin, kira yılının bitiminden en az altı ay önce yapılması gerekir. İlaveten, kanun koyucu TBK m.369 ve devamında ürün kirasında olağanüstü fesih başlığı altında öncelikle önemli sebeplerin varlığı halinde olağanüstü feshi düzenlemiştir. Daha sonra olağanüstü feshin özel görünümü olarak kiracının iflası ile ölümü hallerine yer vermiştir7.TBK m.370 uyarınca kiracının iflası halinde kiracı veya kiraya verenin herhangi bir fesih bildiriminde bulunmasına gerek olmaksızın iflasın açıldığı anda sözleşme sona erer. Ancak kiracının, işlemekte olan kira ve tutanağa geçirilen eşya için yeterli güvenceyi vermesi halinde, sözleşmeyi kira yılının sonuna kadar sürdürmesi imkânı tanınmıştır. Kiracının ölümü halinde ise kiracının mirasçıları ve kiraya veren, altı aylık yasal fesih bildirim sürelerine uymak koşuluyla, sözleşmeyi feshedebilirler.

IV. KONUT VE ÇATILI İŞYERİNİN KİRALANMASINA İLİŞKİN FESİH VE TAHLİYE HÜKÜMLERİNİN ÜRÜN KİRASINDA UYGULANABİLİRLİĞİNE İLİŞKİN GÖRÜŞLER

TBK m. 347 uyarınca konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az on beş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Görüldüğü üzere kanun koyucu konut ve çatılı işyerlerinin kiralanmasında kiracıyı koruyucu şekilde sözleşmenin uzamasını kiracının bildirimde bulunmaması şartına bağlamakta, ürün kirasında ise sözleşme sürenin sonunda kendiliğinden sona ermektedir.

TBK m.352 uyarınca ise konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde; bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sona erdirebilmektedir. Ürün kirasında ise, bildirim sürelerine uymak kaydıyla; her kira yılı için sözleşmenin sona erdirilmesi mümkün olmakla beraber kira ilişkisinin çekilmez hale gelmesi durumunda tarafların her zaman olağanüstü fesih hakkı mevcuttur.

İlaveten, konut ve çatılı işyeri kiralarında ölen kiracının ortakları veya bu ortakların aynı meslek ve sanatı yürüten mirasçıları ve ölen kiracı ile birlikte aynı konutta oturanlar, sözleşmeye ve kanun hükümlerine uydukları sürece, taraf olarak kira sözleşmesini sürdürebilirler. Ancak çalışmamızda belirtmiş olduğumuz üzere ürün kiralarında kiracının ölümü halinde kiraya verenin ve mirasçıların bildirim sürelerine uyarak kira sözleşmesini feshetmesi mümkündür.

Çatılı işyerlerinin ürün kirası kapsamında kiralanması halinde fesih ve tahliye imkanlarının uygulanabilirliği ise ayrı bir değerlendirme gerektirir. Doktrinde bir görüş, bu sözleşmelerin tamamen ürün kirası hükümlerine tabi olacağını, TBK m.346 ve devamında konut ve çatılı işyeri kiraları için düzenlenen sınırlandırıcı hükümlerin uygulanmayacağını savunur8. Diğer görüş ise, çatılı işyeri niteliği sebebiyle kiracıyı koruyan hükümlerden bir kısmının kıyasen uygulanabileceğini ileri sürer9.

Çalışmamız kapsamında katıldığımız görüş, çatılı işyerlerinin ürün kirası kapsamında kiralanması halinde sözleşmenin tamamen ürün kirası hükümlerine tabi olması gerektiğidir. Zira kiraya verenin ticari ve organizasyonel anlamda ilave sorumluluklar üstlenmiş olması, çatılı işyerini demirbaşlar bakımından işletmeye hazır bir hale getirmiş olması ve işyerinin işletme ruhsatını dahi alarak kiralayana devretmiş olması nedeniyle kira ilişkisi bakımından üstlendiği yükümlülüklerin standart bir çatılı işyeri kira ilişkisine kıyasla daha ağır olduğu anlaşılmaktadır. Konut ve çatılı işyerlerine ilişkin TBK kapsamında kiracıyı koruyucu hükümler; kira ilişkisinde kiracının kiraya verene kıyasla daha güçsüz konumda olması ve korunmaya ihtiyacı olduğu esasına dayanmaktadır. Ancak çatılı işyerlerinin ürün kırası kapsamında kiralanması durumunda kiracının kiraya verene karşı daha güçsüz durumda olduğunu söylemek mümkün olmayacaktır. Yargıtay’ın da görüşü ürün kiralarında kiracının zayıf konumda olmadığı yönündedir10.

V. SONUÇ

Çatılı işyerlerinin ürün kirası kapsamında kiralanması, kiraya verenin yalnızca fiziksel mekânı değil, işletmenin faaliyetine doğrudan etki eden ruhsat, demirbaş ve müşteri çevresi gibi unsurları da kiracıya devrettiği karmaşık bir hukuki ilişki yaratmaktadır. Fesih ve tahliye bakımından ise, sözleşmenin belirli veya belirsiz süreli olmasına göre farklı rejimler öngörülmekte, kiracının iflası veya ölümü gibi özel durumlarda olağanüstü fesih halleri uygulanmaktadır.

Konut ve çatılı işyeri kiralarına özgü kiracıyı koruyucu hükümlerin; taraflar arasındaki hukuki ilişki daha dengeli bir yapıya sahip olduğu ürün kirası sözleşmelerinde kiracının zayıf taraf olarak değerlendirilmesi mümkün olmadığından uygulanmaması gerektiğini ve tarafların sözleşme serbestisi kapsamında ticari ilişkilerine saygı gösterilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Kiraya verenin üstlendiği ek yükümlülükler ve ticari sorumluluklar dikkate alındığında, ürün kiralarının hukuki çerçevesi taraf iradelerinin serbestçe belirlenmesine imkân tanımakta ve ticari hayatta esneklik sağlamaktadır.

References


  1. 04.02.2011 tarihli ve 27836 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  2. Gözdenur Güllü İmamoğlu, Ürün Kirası, 2025, s. 27-28 ↩︎
  3. Mustafa Koca, Türk Hukukunda Ürün Kirası, 2016, s. 16 ↩︎
  4. Yargıtay 6. HD., 24.11.2014 tarihli, 2014/11996 E., 2014/12899 K. sayılı kararı ↩︎
  5. Yargıtay HGK., 03.05.2023 tarihli, 2022/583 E., 2023/419 K. sayılı kararı ↩︎
  6. Şeyhmus Darcan, Ürün Kirası Sözleşmesi, 2020, s. 194 ↩︎
  7. İmamoğlu, a.g.e, s. 192 ↩︎
  8. İmamoğlu, a.g.e, s. 91 ↩︎
  9. Darcan, a.g.e, s. 196 ↩︎
  10. Yargıtay HGK., 14.04.2004 tarihli, 2004/11-222 E., 2004/222 K. sayılı kararı ↩︎

Çatılı İşyeri ve KonutFesihHasılat KirasıKiraKira SözleşmesiTahliyeÜrün Kirası
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

SERMAYE ORTAKLIKLARINDA TÜZEL KİŞİLİK PERDESİNİN KALDIRILMASI TEORİSİ

Salı, 08 Temmuz 2025 by ssi-legal

Özet

Tüzel kişilik, bireysel çabanın yetersiz kaldığı alanlarda ortaya çıkan ve kişiden bağımsız hukuki bir varlık olarak tanımlanan bir yapıdır. Sermaye ortaklıklarında sınırlı sorumluluk ve ayrılık ilkeleri geçerlidir; bu çerçevede pay sahipleri yalnızca taahhüt ettikleri sermaye ile ve sadece şirkete karşı sorumludur. Ancak bu ilkelere rağmen, tüzel kişilik zaman zaman kötüye kullanılmakta ve üçüncü kişilere zarar verecek şekilde araçsallaştırılabilmektedir.

Bu gibi durumlarda 6427 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun1 (“TMK”) 2. maddesi uyarınca dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı devreye girmekte, tüzel kişilik perdesi kaldırılarak perde arkasındaki gerçek kişilerin doğrudan sorumluluğu gündeme gelmektedir. Bu çalışmada, tüzel kişilik kavramı açıklanarak tüzel kişilik perdesinin hangi durumlarda ve nasıl kaldırıldığına yönelik işlemler ile organik bağ teorisiyle farklılıkları detaylı bir şekilde ele alınacaktır.

Anahtar Kelimeler: Tüzel Kişilik, Sınırlı Sorumluluk İlkesi, Ayrılık İlkesi, Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması, Hakkın Kötüye Kullanılması, Dürüstlük Kuralı, Organik Bağ

I. GİRİŞ

Modern hukuk sistemlerinde kişi kavramı, yalnızca gerçek kişileri değil, belirli amaçlarla oluşturulmuş ve bağımsız hukuki varlıklar olarak tanınan tüzel kişileri de kapsamaktadır. Tüzel kişilik, özellikle ekonomik ve ticari faaliyetlerin kolektif biçimde yürütülmesini mümkün kılan önemli bir hukuki araçtır. Ancak bu yapı, zaman zaman ortaklar veya yöneticiler tarafından kötüye kullanılarak üçüncü kişilere zarar verme amacına hizmet edebilmektedir.

Bu durumlarda, hukuk düzeni tarafından tanınan ayrılık ve sorumsuzluk sınırlarının aşılması, tüzel kişiliğin arkasına gizlenilerek sorumluluktan kaçınılması söz konusu olmaktadır. Tüzel kişi ile ortakları arasındaki ayrılık ve sorumsuzluk ilkesine istisna teşkil eden durumlarda, yani tüzel kişilik yapısının hukuk düzenine aykırı şekilde kötüye kullanılması veya şirket ile pay sahipleri arasındaki ayrımının dürüstlük kuralına açıkça aykırılık oluşturduğu hallerde, “tüzel kişilik perdesinin kaldırılması” teorisine başvurulması kabul edilmiştir.

II. TÜZEL KİŞİLİK KAVRAMI

Kişi kavramı, hukuki açıdan değerlendirildiğinde, hak sahibi olabilme ve borçlanabilme ehliyetine sahip varlıkları ifade etmektedir. Bu tanımla birlikte her ne kadar ilk etapta gerçek kişiler akla gelse de bireysel çabanın belirli amaçlar bakımından yetersiz kalması ve toplumsal ihtiyaçların dayatması sonucunda, bazı kişi ve mal toplulukları da hukuk düzeni tarafından kişi olarak kabul edilmiştir. Tüzel kişi olarak adlandırılan bu topluluklar, sözleşme ile meydana gelen ve sözleşmeyi yapan gerçek ve tüzel kişilerin varlığından ayrı ve onlardan bağımsız bir hukuki kişilik olarak tanımlanmaktadır2.

Tüzel kişilik, TMK’nın 47. maddesinin birinci fıkrası hükmünden istifade edilerek tanımlanabilir. Belirli ve sürekli bir amacı gerçekleştirmek üzere örgütlenmiş ve kendisini kuran kişilerden bağımsız olan kişi veya mal topluluğuna tüzel kişi denir3.

III. TÜZEL KİŞİLİĞE HÂKİM OLAN BAZI İLKELER

A. Sınırlı Sorumluluk İlkesi

Genel olarak ortaklıklar hukukunda sınırlı sorumluluktan anlaşılması gereken, ortakların ortaklık borçlarından dolayı alacaklılara karşı sorumluluklarının sınırlanmasıdır4. Sınırlı sorumluluk ilkesi, sermaye şirketlerinde ortakların sorumluluğunun yalnızca taahhüt ettikleri veya şirkete fiilen getirdikleri sermaye tutarı ile sınırlı olduğunu; şirket borçlarına karşı üçüncü kişilerin yalnızca şirketin malvarlığına başvurabileceğini ifade eder. Anonim şirketler bakımından ise, pay sahiplerinin yalnızca taahhüt ettikleri sermaye paylarıyla ve sadece şirkete karşı sorumlu oldukları açıkça düzenlenmiştir5.

İlaveten, şirketin üçüncü kişilere olan borçları nedeniyle pay sahibinin, şirket alacaklılarına karşı herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır; bu borçların ifası yönünde de herhangi bir yükümlülüğü söz konusu değildir. Diğer bir ifadeyle, şirketlerin borçlarından yalnızca kendi malvarlıkları ile sorumlu olmaları nedeniyle, şirket alacaklıları, pay sahiplerinden ne doğrudan ne de dolaylı olarak kişisel bir talepte bulunamaz. Pay sahibi, taahhüt etmiş olduğu sermaye payını şirkete ödemekle yükümlülüğünü yerine getirmiş sayılır ve bu ödemeyle birlikte şirkete karşı olan sorumluluğu sona erer.

B. Sınırlı Sorumluluk İlkesi

Ayrılık ilkesi, tüzel kişiliğin hem üyelerinden hem de üçüncü kişilerden bağımsız olarak hak ve fiil ehliyetine sahip olmasını ve bu kapsamda kendine ait ayrı bir malvarlığı bulunmasını ifade eder. Bu bakımdan sermaye şirketleri, ortaklık borçlarından dolayı sadece kendi malvarlığıyla sınırlı sorumludur. Böylece, tüzel kişilik çatısı altında bir araya gelen gerçek veya tüzel kişiler, ayrılık ilkesi sayesinde, ortaklığın borçlarından sorumlu olmazlar6.

Bu doğrultuda ayrılık ilkesi, şahıs ayrılığı ve mal ayrılığı olmak üzere iki bölümde incelenebilir. Şahıs ayrılığı kapsamında tüzel kişiler; kurucularından, üyelerinden ve ortaklarından ayrı, onların ömürlerinden etkilenmeyen sürekli organizasyonlardır, yani tüzel kişiyi oluşturan kişiler ile tüzel kişi birbirinden farklıdır. Mal ayrılığı; tüzel kişinin, kendisini oluşturan kişilerinden ayrı ve bağımsız bir malvarlığına sahip olması anlamına gelir. Mal ayrılığı ilkesi sayesinde tüzel kişi, tarafı olduğu hukukî işlemlerden doğrudan sorumlu olur ve tüzel kişiyi oluşturan kişiler prensip itibarıyla sorumluluk altına girmez. Şu hâlde tüzelkişiler, sadece kendi alacaklılarına karşı ve tüm malvarlıklarıyla sınırsız olarak sorumludur. Kural olarak, tüzel kişinin borçları için tüzel kişinin ortaklarına başvurulamadığı gibi ortakların borçları da tüzel kişiden talep edilemez7.

Ayrılık ilkesi, tüzel kişi ile onu meydana getiren gerçek kişiler arasında hukuki bir ayrım ve mesafe oluşturur. Bu durum, ayrılık ilkesinin doğal bir sonucudur ve esasen üçüncü kişilere karşı ortakların kişisel sorumluluğunu sınırlandırmayı amaçlar. Ancak bazı istisnai durumlarda, bu ayrımın aşılması ve tüzel kişiliğin arkasındaki bireylerin doğrudan sorumlu tutulması mümkün olabilmektedir.

IV. TÜZEL KİŞİLİK PERDESİNİN KALDIRILMASI

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması, en temel anlamıyla tüzel kişinin ayrılığı ilkesinin somut olayda göz ardı edilmesi ve tüzel kişiden alacaklı üçüncü kişilerin, tüzel kişiyi oluşturan kişilere başvurulabilmesi anlamına gelir8.

Hukuki kuralları dolanarak kanuna karşı hile yapılması; kişilerin, ayrı bir tüzel kişiliğe sığınarak bu tüzel kişilik üzerinden taraf oldukları sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemeleri ya da üçüncü kişilere zarar vermeleri ve ardından bu yapının arkasına saklanmaları, dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağıyla bağdaşmaz ve hukuk düzeni tarafından korunamaz. Bu tür durumlarda, TMK’nın 2. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca hakkın kötüye kullanılması söz konusu olacağından, tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ve perde arkasındaki gerçek kişilerin gerektiğinde doğrudan sorumlu tutulması gerekir.

Tüzel kişi ile ortaklar arasındaki malvarlığı ve organizasyon alanlarının birbirine karışması, ortakların kendi işlemleriyle sanki tüzel kişi ile aralarında hukuken bir ayrım yokmuş gibi hareket etmeleri ya da şahsi malvarlıkları ile şirket malvarlığı arasında sınır gözetmemeleri, yetersiz sermaye ile faaliyete devam edilmesi gibi durumlar; özellikle tüzel kişiliğin kasıtlı olarak üçüncü kişilere zarar verecek şekilde kullanılması hali, tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasını gerektiren başlıca nedenler arasında sayılmaktadır.

Öğretide tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisi; doğrudan (düz), dolaylı (ters) ve çapraz olmak üzere üç farklı biçimde ele alınmaktadır. Düz kaldırma hâlinde, tüzel kişilik perdesini sorumluluktan kaçınmak amacıyla kötüye kullanan hâkim veya tek ortağın, tüzel kişinin alacaklılarına karşı doğrudan sorumlu tutulması söz konusu olur. Yargıtay kararlarında da tüzel kişilik perdesinin düz kaldırılması kabul edilmektedir9. Ters kaldırma durumunda ise tüzel kişinin ortağının alacaklıları, ortağın hâkimiyet ilişkisi bulunduğu tüzel kişiye başvurabilmekte ve ortak ile birlikte anılan tüzel kişiyi de sorumlu tutabilmektedir10. Perdenin çapraz aralanması sadece ana ve kardeş şirket için değil, aynı zamanda grup veya holding sistemi içinde yer alan kardeş şirketler arasında da söz konusu olmaktadır.

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına karar verilmesi hâlinde, tüzel kişi ile onu oluşturanlar veya ona hâkim olanlar sanki aynı kişiymiş gibi değerlendirilir. Tüzel kişilik perdesinin düz kaldırılması hâlinde, tüzel kişinin borçları, tüzel kişinin ortaklarına teşmil edilerek onlardan talep edilebilir hâle gelir11.

V. ORGANİK BAĞ TEORİSİ

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisiyle birlikte bahsedilmesi gereken bir diğer teori de organik bağ teorisidir. Şirketler hukukunda organik bağ terimi, farklı şirketler arasındaki ilişkileri ifade eder. Organik bağ teriminin, ilişkili kişiler arasındaki ticari iş ve işlemlerin, sahiplik veya alacaklılık gibi hallerin yasal şirket ortaklığı veya şirketler topluluğu bağları kurulmadan gerçekleştirilmesini, bu doğrultuda ticari ve ekonomik faaliyetlerin farklı şirketler, kişiler veya temsilciler arasına gizlenerek yürütülmesini ve böylece gerçek sahiplerin ve işlemlerin saklanmasını, gizlenmesini ifade ettiği söylenebilir12. Organik bağlar, şirketlerin bağımsız varlıklar gibi görünmesine rağmen aslında aynı kişiler veya kuruluşlar tarafından yönetilen bir ağın parçası olduklarını gösterir.

Türk hukukunda organik bağ kavramı kanunla düzenlenmemiştir ancak teamüller ve Yargıtay içtihatları ile birlikte ortaya çıkmıştır. Organik bağın varlığı ispatının tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasına kıyasla daha az külfet içerdiği söylenebilir13. Yargıtay kararlarında da organik bağın şirketlerin adresleri, faaliyet alanları, ortakları ve temsilcilerinin aynı olmasından, aralarındaki hukuki ilişkilerin tespitinden anlaşıldığı kabul görmektedir14.

Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması ve organik bağ kavramları, şirketler hukukunda birbirine bağlı ancak farklı iki önemli teoridir. Her iki teori de nihayetinde sorumluluğun genişletilmesini hedefler. Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması, çoğunlukla bir alacaklının, şirketin arkasındaki gerçek kişi ortaklara ulaşarak onların sorumluluğuna gitmesine imkân tanır. Buna karşılık, organik bağ teorisi, farklı tüzel kişilikler arasında bir ilişki bulunması durumunda, bu şirketlerin aynı borçtan müteselsilen sorumlu tutulabilmesini sağlar. Teoriler arasındaki en temel fark; perdeyi kaldırma teorisi gerçek kişilerin sorumluluğuna yönelirken, organik bağ başka bir tüzel kişiliğe sorumluluk yükler.

VI. SONUÇ

Tüzel kişilik kavramı, modern hukuk sistemlerinde karmaşık ekonomik ve sosyal ilişkilerin düzenlenmesinde temel bir yapı taşıdır. Gerçek kişilerden bağımsız bir hukuki varlık olarak kabul edilen tüzel kişiler, belirli bir amaca yönelik olarak organize olmuş topluluklar şeklinde faaliyet gösterirken, bu yapıya içkin olan ayrılık ve sınırlı sorumluluk ilkeleri sayesinde ortakların şahsi malvarlıkları korunmakta ve riskler belirli sınırlar içinde tutulmaktadır.

Özellikle üçüncü kişilere zarar verme amacıyla tüzel kişiliğin istismar edilmesi, dürüstlük kuralına açıkça aykırıdır ve bu tür durumlarda tüzel kişilik perdesinin kaldırılması gündeme gelmektedir. Sınırlı sorumluluk ve ayrılık ilkeleri, tüzel kişiliğin temel dayanaklarını oluştursa da bu ilkelerin kötüye kullanılması durumunda, hukuk düzeni tüzel kişilik perdesini kaldırarak gerçek kişilere doğrudan sorumluluk yükleyebilmektedir. Bu mekanizma, hakkın kötüye kullanılmasını önleyerek adaletin sağlanmasına hizmet etmektedir.

References


  1. 21.11.2001 tarihli 24607 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  2. Prof. Dr. Hasan PULAŞLI, Şirketler Hukuku Şerhi Cilt I, 4. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2022, sf. 169 ↩︎
  3. Fahri Erdem KAŞAK, Tüzel Kişilik Kavramı ve Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 26, Aralık 2020, sf. 1243 ↩︎
  4. Dr. Emrullah KERVANKIRAN, Sermaye Ortaklıklarında Sınırlı Sorumluluk İlkesine Karşı Önemli Bir İstisna: Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması, Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 11, Sayı 3-4, Aralık 2007, sf. 456 ↩︎
  5. Türk Ticaret Kanunu (TTK), m.329 ↩︎
  6. PULAŞLI, sf. 175 ↩︎
  7. KAŞAK, sf. 1250 ↩︎
  8. KAŞAK, sf. 1251 ↩︎
  9. Yarg. 9. HD, T. 04.07.2008, E. 2008/12981, K. 2008/18875 (www.legalbank.net); Yarg. 23. HD, T. 11.10.2012, E. 2012/4160, K. 2012/5938 (www.lexpera.com.tr). ↩︎
  10. KAŞAK, sf. 1258 ↩︎
  11. KAŞAK, sf. 1260 ↩︎
  12. Dr. Namık Kemal UYANIK, Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması ve Organik Bağ, 3. Baskı Seçkin Yayınevi, Ankara, 2023, sf. 927 ↩︎
  13. UYANIK, sf. 971 ↩︎
  14. Yarg. 9. HD, T. 14.11.2018, E. 2018/2125, K. 2018/20573 (www.lexpera.com.tr). ↩︎

Ayrılık İlkesiDürüstlük KuralıHakkın Kötüye KullanılmasıOrganik BağSınırlı Sorumluluk İlkesiTüzel KişilikTüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

ANONİM ŞİRKETLERDE RÜÇHAN HAKKININ SINIRLANDIRILMASI

Cuma, 13 Haziran 2025 by ssi-legal

Özet

Anonim şirketlerde pay sahiplerine tanınan rüçhan hakkı, sermaye artırımı süreçlerinde mevcut ortaklık yapısının devamlılığını sağlamaya yönelik temel bir güvencedir. Bununla birlikte, şirketin finansal durumu, yatırım planları ya da uzun vadeli stratejik amaçları doğrultusunda, bu hakkın sınırlandırılması bazı durumlarda gündeme gelebilmektedir. Türk Ticaret Kanunu, rüçhan hakkının sınırlandırılmasını ancak haklı gerekçelere dayanmak ve belirli usul kurallarına riayet etmek şartıyla mümkün kılmaktadır. Bu makalede, söz konusu sınırlamanın yasal dayanakları, uygulama koşulları ve doğurduğu hukuki sonuçlar ele alınacaktır.

Anahtar Kelimeler: Anonim Şirket, Rüçhan Hakkı, Genel Kurul, Yönetim Kurulu, Sınırlandırma, Kaldırma

1. GİRİŞ

Dar anlamda rüçhan hakkı, sermaye artırımı sırasında pay sahiplerine, dış kaynaklardan yapılan sermaye artışı sonucunda çıkarılan yeni payları, mevcut pay oranlarına göre öncelikli olarak alma imkânı tanıyan bir pay sahipliği hakkıdır1. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (“TTK”) ise rüçhan hakkı; anonim şirket pay sahiplerinin sermaye artırımı sırasında mevcut pay oranlarını koruyabilmeleri amacıyla tanınmış bir imtiyaz olarak açıklanmaktadır.

TTK’nın 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte, rüçhan hakkına ilişkin düzenlemelerde önemli yapısal değişikliklere gidilmiştir. Bu kapsamda, kayıtlı sermaye sisteminin kapalı anonim şirketler bakımından da benimsenmesine imkân tanınmış; yeni pay alma hakkının kullanımıyla ilgili süre belirleme yetkisinin hangi organa ait olduğu hususunda açıklık getirilmiştir. Ayrıca, pay devrine ilişkin kısıtlamaların bu hakkın sınırlandırılmasında bir gerekçe olarak öne sürülmesi engellenmiş; eşit işlem ilkesine uygun bir denge kurulmaya çalışılmıştır. Böylece, yeni sistem ile birlikte hem pay sahiplerinin mevcut pay oranlarını koruyabilmesi güvence altına alınmış hem de şirketin sermaye artırım sürecinde kötüye kullanıma açık alanlar daraltılmıştır2.

İşbu yazıda, yukarıda açıklanan düzenlemeler çerçevesinde rüçhan hakkının sınırlandırılmasının hukuki dayanakları ve uygulaması üzerinde durulacak olup pay sahiplerinin haklarını koruyacak şekilde nasıl sınırlandırılabileceği ve bu sınırlandırmaların hangi koşullar altında geçerli olacağı incelenecektir.

2. ANONİM ŞİRKETLERDE SERMAYE ARTIRIMI VE RÜÇHAN HAKKININ AMACI

Anonim şirketlerde sermaye kavramı, iki farklı sistem çerçevesinde ele alınmaktadır. Esas sermaye, şirketin esas sözleşmesinde belirlenen ve tamamı taahhüt edilen sermaye miktarını ifade ederken, kayıtlı sermaye, şirketin artırabileceği azami sermaye miktarını belirleyen tavan değeri tanımlar. Rüçhan hakkı, her iki sermaye sistemi kapsamında kullanılabilir olmakla birlikte, doğası gereği yalnızca dış sermaye artırımı türünde devreye girmektedir. Nitekim dış sermaye artırımı, şirketin özkaynaklarını artırmak amacıyla yeni pay sahiplerinin şirkete katılması sürecini ifade eder. Bu durumda, mevcut pay sahiplerinin sahip oldukları pay oranları değişebilir. Rüçhan hakkı, bu tür bir sermaye artırımı sırasında, mevcut pay sahiplerinin mevcut pay oranlarını koruma amacını taşımaktadır3.

3. RÜÇHAN HAKKININ SINIRLANDIRILMASI

Rüçhan hakkı, pay sahiplerinin haklarını korumakla birlikte, sermaye artırımı sürecini uzatarak maliyetleri yükseltebilir ve şirketlerin hızlı bir şekilde sermaye temin etmesini zorlaştırabilir4. Bu sebeple rüçhan hakkının sınırlandırılması şirketin korunması açısından olumlu bir imtiyaz olarak karşımıza çıkabilmektedir. Yeni payların üçüncü kişilere tahsisinin, mevcut pay sahiplerinin rüçhan hakkına üstün geldiği hallerde, rüçhan hakkının sınırlandırılması söz konusu olabilmektedir5.

Diğer yandan rüçhan hakkının orantısız biçimde sınırlandırılması, pay sahiplerinin kârdan pay alma ve genel kurulda oy kullanma gibi temel mali ve yönetsel haklarının zayıflamasına yol açabilecek niteliktedir. Bu gibi sebeplerle rüçhan hakkının kısıtlanması TTK sisteminde açık ve kesin hükümlerle düzenlenmiş olup bu şekilde şirket ortaklarının menfaatleri koruma altına alınmıştır.

A. RÜÇHAN HAKKI SINIRLANDIRMASININ TÜRLERİ

Rüçhan hakkının sınırlandırılması iki şekilde olabilmektedir; sınırlandırma veya kaldırma. TTK madde 461 lafzından da anlaşılacağı üzere temel ilke rüçhan hakkının sınırlandırılmamasıdır. İstisnai hallerde olmak üzere, rüçhan hakkının kaldırılmasına ve sınırlandırılmasına imkan tanınmıştır. Ancak, kaldırma veya sınırlandırmanın keyfi bir şekilde yapılmasının engellenmesi amacıyla, ilgili işlemlerin yapılabilmesi belli kurallara bağlanmıştır6.

Bu doğrultuda, rüçhan hakkının sınırlandırılması; pay sahiplerinin yalnızca belirli bir kısmının yeni pay alma hakkından faydalanabilmesi ya da bazı pay gruplarının bu haktan tamamen dışlanması şeklinde ortaya çıkabilir. Rüçhan hakkının tamamen kaldırılması ise, tüm pay sahiplerinin yeni pay alma imkanının ortadan kaldırılması ve hakkın hiç kullanılamaz hale gelmesi anlamına gelir. Her iki uygulama da sermaye artırımı kararının ayrılmaz bir parçası olup, birlikte değerlendirilmek suretiyle karara bağlanır7.

B. YETKİLİ ORGAN

TTK’da, rüçhan hakkının sınırlandırılması konusunda hangi anonim şirket organının yetkili olduğu doğrudan açıkça düzenlenmemiştir. Ancak, TTK m. 461’de yapılan ayrım göz önüne alındığında, şirketin tabi olduğu sermaye sisteminin yetkili organı belirlemede belirleyici bir faktör olduğu söylenebilir. Şirket esas sermaye sistemine tabi ise bu kararı genel kurul alırken, kayıtlı sermaye sistemine tabi ise bu karar yönetim kurulu tarafından da alınabilecektir.

Bu ayrımın gerekçesini daha iyi anlayabilmek için, öncelikle sermaye artırımı kararlarında hangi organın yetkili olduğuna bakmak gerekir. Zira rüçhan hakkının kullanılması veya sınırlandırılması, doğrudan sermaye artırımı işlemiyle bağlantılıdır.

Esas sermaye sisteminde, sermaye artırımı kararı genel kurul tarafından alınır. Dolayısıyla bu sistemde, rüçhan hakkının sınırlandırılması kararı da yine genel kurulun yetkisi dahilindedir. Ancak kayıtlı sermaye sisteminde durum farklıdır. Bu sistemde, şirketin sermayesinin ihtiyaç halinde yönetim kurulu kararıyla artırılması esasına dayanılır. Bu yetki, şirket esas sözleşmesinde yer alan açık bir yetkilendirme hükmüne dayanmalıdır8.

Rüçhan hakkının korunması, TTK çerçevesinde kural olarak güvence altına alınmış olup, bu hakkın sınırlandırılması veya tamamen kaldırılması ancak istisnai hallere münhasır tutulmuştur. Anılan istisnanın uygulanabilmesi için kanun koyucu iki temel şartın bir arada gerçekleşmesini aramaktadır:

  • genel kurulun, artırılmış nisapla (esas sermayenin en az %60’ının olumlu oyuyla) karar alması ve
  • söz konusu sınırlama veya kaldırma işleminin haklı sebeplere dayanması.

Bununla birlikte, bu şartların sağlanmış olması dahi, sınırlama ya da kaldırma işleminin keyfi biçimde kullanılmasına olanak tanımaz. Ayrıca hiç kimse, rüçhan hakkının sınırlandırılması veya kaldırılması suretiyle hakkaniyete aykırı biçimde yararlandırılamaz ya da zarara uğratılamaz9.

Esas sözleşme ile yönetim kuruluna rüçhan hakkının sınırlandırılması veya tamamen kaldırılması yetkisinin tanındığı durumlarda kurul, aldığı kararın dayandığı haklı gerekçeleri; çıkarılacak yeni payların primli yahut primsiz ihraç edilme nedenlerini ve uygulanacak prim tutarının belirlenme esaslarını içeren ayrıntılı bir rapor düzenlemekle yükümlüdür. Bu raporun, hem pay sahiplerine karşı şeffaflığın sağlanması hem de kararın hukuki denetime elverişli hale getirilmesi amacıyla ticaret siciline tescili ve ilanı ayrıca zorunludur10.

C. RÜÇHAN HAKKININ SINIRLANDIRILMASINDA UYULACAK ESASLAR

TTK m. 461/2 hükmünün gerekçesinde, hükmün pay sahiplerini koruma amacına hizmet eden ve yeni pay alma hakkını güçlendiren dört temel ilkeye dayandığı ifade edilmekte; anılan ilkeler şu şekilde sıralanmaktadır:

  • Rüçhan hakkının esas sözleşme ile sınırlandırılamayacağı,
  • Hakkın ancak haklı sebep varlığı ile sınırlandırılabileceği,
  • Sınırlandırmanın kişilerin yararlandırılmasının ve bazı pay sahiplerinin kayba uğratılması amacı ile yapılamayacağı,
  • Hakkın ancak ağırlaştırılmış nisap ile sınırlanabileceği ve bu nedenle bir azlık hakkı taşıdığı11.

Madde gerekçesinde açıkça açıklanan bu esaslara göre rüçhan hakkının sınırlandırılmasında dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri; bu işlemin keyfi bir şekilde yapılmaması gerektiğidir.

Kanun, rüçhan hakkının ancak haklı sebeplerle sınırlandırılabileceğini belirtmekle, bu hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlamaktadır. Hakkın sınırlandırılmasındaki haklı sebeplerin, şirketin gerçek ihtiyaçlarıyla ve ticari gerekliliklerle bağlantılı olması gerekir. Örneğin, halka arz veya stratejik bir birleşme gibi durumlar, haklı sebep olarak kabul edilebilir. Ancak, herhangi bir pay sahibinin yalnızca kişisel veya grup menfaatleri doğrultusunda bu hakkın sınırlanması mümkün değildir. Bu, pay sahiplerinin eşit haklarının korunması ve adil bir yönetim anlayışının benimsenmesi adına son derece önemlidir. Ayrıca, rüçhan hakkının sınırlandırılması, yalnızca belirli bir çoğunluğun onayıyla yapılabileceğinden, bu tür kararların şirketin ve tüm pay sahiplerinin çıkarları doğrultusunda alındığından emin olunmalıdır.

4. SONUÇ

Rüçhan hakkı, pay sahiplerinin mevcut pay oranlarını koruyarak sermaye artırım sürecinde şirket içi dengelerin muhafaza edilmesini amaçlayan temel bir hak olarak öne çıkmaktadır. Ancak gerek ekonomik gerekse yapısal ihtiyaçlar doğrultusunda, bu hakkın sınırlandırılması kimi durumlarda şirket menfaati gereği zorunlu hâle gelebilmektedir.

Bu kapsamda işbu yazıda, rüçhan hakkının dış sermaye artırımlarıyla ilişkisi, kayıtlı ve esas sermaye sistemi bakımından uygulanabilirliği, sınırlandırmanın hukuki dayanakları ile keyfi ve orantısız sınırlandırmaların pay sahipliği hakları üzerindeki etkileri ele alınmış; sınırlandırma türleri ve bu türlerin uygulanmasında dikkat edilmesi gereken ilkeler açıklanmıştır. Sonuç olarak, rüçhan hakkı ile şirket menfaati arasındaki denge, her somut olayda özenle gözetilmesi gereken bir konu olup bu hakkın sınırlandırılmasına ilişkin kararlar hem şekli hem de maddi anlamda hukuk devleti ilkesine uygun bir biçimde değerlendirilmelidir.

References


  1. Mustafa Yavuz, “Anonim Şirketlerde Rüçhan Hakkı ile Bu Hakkın Sınırlandırılma Esasları”, Gümrük Ticaret Dergisi, 2021, s.13. ↩︎
  2. TTK m. 461 gerekçesi ↩︎
  3. Yavuz, s.14. ↩︎
  4. Nihan Değirmencioğlu Aydın, “Anonim Şirketlerde Rüçhan Hakkı.”, On İki Levha Yayıncılık, 2021, s. 215. ↩︎
  5. Aydın, s. 216. ↩︎
  6. Mustafa Yavuz, s.18. ↩︎
  7. Adıgüzel, s. 3. ↩︎
  8. TTK m. 460/4 ↩︎
  9. TTK m.461/2 ↩︎
  10. TTK m.461/2 ↩︎
  11. TTK M. 461 gerekçesi ↩︎

Anonim ŞirketGenel KurulKaldırmaRüçhan HakkıSınırlandırmaYönetim Kurulu
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

KURUMSAL YÖNETİM İLKELERİ ÇERÇEVESİNDE YÖNETİM KURULUNA BAĞLI KOMİTELERİN İŞLEVİ VE ÖNEMİ

Pazartesi, 14 Nisan 2025 by ssi-legal

Özet

Kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde yönetim kurulu bünyesinde oluşturulan komiteler, karar alma süreçlerinde uzmanlaşma, etkinlik ve şeffaflığı artırmak amacıyla kurulmakta ve yönetim kurulunun görevlerini daha etkin bir şekilde yerine getirmesine yardımcı olmaktadır. Detayları ilgili mevzuatla düzenlenen komitelerin yapısı, görev alanları ve çalışma biçimleri, şirketlerin ihtiyaçlarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Komitelerin etkinliği, görev tanımlarının netliği, uygun üye yapısının oluşturulması ve düzenli işleyişin sağlanmasına bağlıdır. Bu bağlamda, özellikle bağımsız yönetim kurulu üyeleri hem komitelerde görev alarak hem de genel kurul ile yönetim arasındaki dengeyi sağlayarak kritik bir rol üstlenmektedir. Bu çalışma, ilgili mevzuat çerçevesinde komitelerin ve bağımsız üyelerin kurumsal yönetime olan katkılarını kapsamlı bir şekilde ele almaktadır.

Anahtar Kelimeler: Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, Komiteler, Şirket Yönetimi, Kurumsal Yönetim İlkeleri, Kurumsal Yönetim Tebliği

1. GİRİŞ

Ekonomi ve ticaretin küresel ölçekte gelişimi, büyük ölçekli anonim şirketlerin çoklu pay sahipliği yapısına kavuşması ve halka açık şirketlerin sayısının artması, yatırımcıların, azınlıkların ve diğer paydaşların korunmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu grupların korunması ve şirketlerin profesyonel bir yönetim anlayışıyla idare edilmesi için etkin bir kurumsal yönetim sisteminin oluşturulması gerekmektedir.

İngilizcede “corporate governance” olarak adlandırılan kurumsal yönetim kavramı, dinamik ve sürekli gelişen yapısı nedeniyle kesin bir tanıma sahip olmamakla birlikte, genel olarak şirket yönetiminin keyfi kararlar almasını önleyen, adil, şeffaf, sorumlu ve hesap verebilir bir şekilde modern ve çağdaş yönetim olarak tanımlanabilir1.

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun2 (“TTK”) 365. maddesi uyarınca anonim şirketlerin yönetiminden yönetim kurulu sorumludur. Bu nedenle, etkin bir kurumsal yönetim yapısının kurulması da yönetim kurulunun görev alanına girmektedir. Yönetim kurulu tarafından oluşturulan bu yapının etkin bir şekilde işleyişi, yönetim kuruluna bağlı komiteler aracılığıyla sağlanmaktadır.

Bu çalışma, kurumsal yönetim ilkeleri doğrultusunda yönetim kurulu bünyesinde oluşturulan komitelerin işlevini, yapısını ve kurumsal yönetime katkılarını incelemektedir. Bu bağlamda, TTK, 6362sayılı Sermaye Piyasası Kanunu3 (“SPKn”), (II-17.1) Kurumsal Yönetim Tebliği4 (“Tebliğ”) ve Tebliğ’in ekinde yer alan Kurumsal Yönetim İlkeleri (“İlkeler”) çerçevesinde konuya detaylı bir bakış sunulacaktır.

2. KURUMSAL YÖNETİM İLKELERİNİN UYGULANMASINDA KOMİTELERİN ROLÜ

TTK’daki kurumsal yönetim düzenlemeleri sınırlı olup, kanun koyucu bu alandaki düzenlemeleri Sermaye Piyasası Kurulu’nun (“Kurul”) yetki alanına bırakmıştır. TTK’nın 1529. maddesinde bu durum “Halka açık anonim şirketlerde kurumsal yönetim ilkeleri, yönetim kurulunun buna ilişkin açıklamasının esasları ve şirketlerin bu yönden derecelendirme kural ve sonuçları Sermaye Piyasası Kurulu tarafından belirlenir.” şeklinde ifade edilmektedir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında, Kurul’un uygun görüşüyle diğer kuruluşların kendi görev alanlarıyla sınırlı olmak üzere düzenleme yapabileceği belirtilmiştir5.

SPKn’nın 17. maddesi de TTK’ya paralel olarak, halka açık ortaklıklarda kurumsal yönetim ilkeleri, kurumsal yönetim uyum raporlarının içeriği, yayımlanması, ortaklıkların bu ilkelere uyumlarının derecelendirilmesi ve bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esasların Kurul tarafından belirleneceğini düzenlemektedir. Kurul’un, payları borsada işlem gören halka açık ortaklıkların niteliklerine göre kurumsal yönetim ilkelerine kısmen veya tamamen uymalarını zorunlu tutmaya, bu konuya ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve ilgili kararları almaya yetkili olduğu belirtilmiştir.

Kurul, kurumsal yönetim esaslarına ilişkin kapsamlı ve detaylı düzenlemeleri Tebliğ ve İlkeler aracılığıyla yapmıştır. Tebliğ’in 1. maddesi, İlkeler’e tabi olacak ortaklıkların sınırlarını çizmektedir. İlgili maddeye göre, aşağıda sayılanlar İlkeler kapsamındaki hükümlere tabi değildir.

  1. Payları borsada işlem görmeyen halka açık ortaklıklar,
  2. Ulusal Pazar, İkinci Ulusal Pazar veya Kurumsal Ürünler Pazarı dışındaki diğer pazar ve piyasalarda işlem gören ortaklıklar6,
  3. Paylarının ilk defa halka arz edilmesi için SPK’ya başvuran ve payları Ulusal Pazar, İkinci Ulusal Pazar veya Kurumsal Ürünler Pazarı dışındaki diğer pazar ve piyasalarda işlem görecek olan ortaklıklar,
  4. Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar 7 uyarınca yurt dışında yerleşik sayılan ortaklıklar.

Yukarıda belirtilenlerin dışındaki ortaklıkların İlkeler’de yer alan hangi hükümleri uygulamak zorunda oldukları, Tebliğ’in 5. maddesinde belirtilmiştir. Bu maddede, zorunlu hükümler arasında İlkeler’in 4.5.1. maddesinde yer alan ve yönetim kurulunun görev ve sorumluluklarını etkin bir şekilde yerine getirmesini sağlamak için oluşturulması gereken komiteler de bulunmaktadır. Dolayısıyla, yönetim kuruluna bağlı komitelerin oluşturulması, İlkeler’in uygulanmasında vazgeçilmez ve zorunlu bir unsurdur.

İlkeler’in 4.5.1. maddesinde, denetimden sorumlu komite, riskin erken saptanması komitesi, kurumsal yönetim komitesi, aday gösterme komitesi ve ücret komitesinin kurulması öngörülmektedir. Ücret ve aday gösterme komitelerinin kurulamaması halinde, kurumsal yönetim komitesinin bu komitelerin görevlerini yerine getireceği düzenlenmiştir. İlkeler’in 4.5.2. maddesi, komitelerin görev alanları, çalışma esasları ve üyelerinin belirlenmesinin yönetim kurulu tarafından yapılacağını ve Kamuoyu Aydınlatma Platformu’nda (“KAP”) açıklanacağını belirtmektedir.

Önemle belirtmek gerekir ki, payları ilk defa halka arz edilen ve/veya ilk defa borsada işlem görmesi için Kurul’a başvuran ortaklıkların paylarının borsada işlem görmeye başlaması sonrasında yapılacak ilk genel kurul tarihi itibarıyla İlkeler’in zorunlu maddelerine gerekli uyumu sağlaması gerekmektedir. Ayrıca ortaklıklar, Kurul tarafından sistemik önemlerine göre piyasa değerleri ve fiili dolaşımdaki payların piyasa değerleri dikkate alınarak üç gruba ayrılmaktadır ve ortaklıklar bu gruplar arasında geçişleri sonucunda yeni gruba ilişkin yükümlülüklere, yeni gruba dahil edilmeye ilişkin Kurul kararının Kurul bülteninde ilanını izleyen ilk genel kurul tarihi itibarıyla gerekli uyumu sağlamalıdır.

Yönetim kuruluna bağlı olarak oluşturulan komiteler, esas olarak yönetim kurulu için araştırma, danışma ve hazırlık görevlerini yerine getiren alt birimlerdir ve ayrı bir organ niteliği taşımazlar8. Komitelerle ilgili hususların daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle “icrada görevli olmayan yönetim kurulu üyeliği” ve “bağımsız yönetim kurulu üyeliği” kavramları ele alınacak olup çalışmanın devamında, her bir komitenin görev alanı, oluşumu ve çalışma esasları ayrı ayrı incelenecektir.

3. İCRADA GÖREVLİ OLMAYAN YÖNETİM KURULU ÜYELİĞİ VE BAĞIMSIZLIK KAVRAMLARI İLİŞKİSİ

İcrada görevli olmak, temel olarak şirketin günlük işlerinde aktif rol almayı ifade eder. Şirketin organizasyon yapısında, günlük işlerde aktif rol oynayan icracı üyeler yönetim ve idarede daha etkindirler. İcrada görevli olmayan üyeler ise yönetime ilişkin gözetim ve denetim görevlerini yerine getirirler9. Şirketlerin etkin gözetim ve denetiminin sağlanması için İlkeler’in 4.3.2. maddesinde icracı olmayan üyelerin yönetim kurulunda sayısal çoğunluğa sahip olması gerektiği belirtilmiştir.

Türk hukukunda icrada görevli olmayan yönetim kurulu üyeliği genel bir kavram olarak düzenlenmiş ve bağımsız yönetim kurulu üyeliği de icrada görevli olup olmama ayrımına göre şekillenmiştir10. Bu husus, İlkeler’in 4.3.3. maddesinde; “İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyeleri içerisinde, görevlerini hiçbir etki altında kalmaksızın yapabilme niteliğine sahip bağımsız üyeler bulunur.” şeklinde ifade edilmiştir. Buna paralel olarak, 4.3.4. maddede yönetim kurulu içindeki bağımsız üye sayısının toplam üye sayısının üçte birinden az olamayacağı belirtilmiştir. İcrada görevli olmayan üyelerin bağımsız üye olarak nitelendirilebilmesi için belirli kriterleri karşılamaları gerekmektedir. Bu kriterler, İlkeler’in 4.3.6. maddesinde düzenlenmiştir ve bağımsız üyelerin tüm kriterleri sağlaması zorunludur.

Bağımsız üyeliğin önemi, yatırımcıların korunmasında ortaya çıkmaktadır. Pay sahipleri şirket yönetimini, iç işleyişini ve faaliyetlerini doğrudan takip edemezler. Bu nedenle, şirketin idaresini ve yönetimini takip etmek ve pay sahiplerinin menfaatlerini korumak için bağımsız yönetim kurulu üyelerinin varlığı kritik öneme sahiptir. Bağımsız yönetim kurulu üyeleri, şirket bünyesinde oluşturulan yönetim kuruluna bağlı komitelerde üstlendikleri görevlerle şirket içi bilgilere daha iyi erişebilir, daha iyi bir denetim imkanına sahip olur ve komite bazında yönetim kuruluna yapacakları tavsiyelerle şirketin yönetiminde risklerin en aza indirilmesini sağlayabilirler. Bu doğrultuda, Tebliğ ve İlkeler kapsamında, yönetim kurulu ve bağlı komitelerde bağımsız yönetim kurulu üyelerinin bulunması zorunlu kılınmıştır.

Bağımsız üyelerin yönetim kurulundaki görev süreleri üç yıldır ve İlkeler’in 4.3.5. maddesi uyarınca bağımsız üyelerin tekrar seçilmesi mümkündür. Ayrıca, bağımsız üyelerin bağımsızlığını tehlikeye düşüren bir durumun varlığı halinde, bu durumun derhal KAP’ta duyurulmak üzere yönetim kuruluna iletilmesi gerekmektedir. Bu husus, eş zamanlı olarak Kurul’a da yazılı olarak bildirilir.

4. YÖNETİM KURULUNA BAĞLI KOMİTELER

İlkeler’in 4.5.3. maddesi uyarınca, komiteler en az iki üyeden oluşmalıdır. İki üyeli komitelerde her iki üyenin, ikiden fazla üyeye sahip komitelerde ise üyelerin çoğunluğunun icracı olmayan yönetim kurulu üyelerinden oluşması gerekmektedir. Komite başkanlarının bağımsız yönetim kurulu üyelerinden olacağı düzenlenmiştir. Ayrıca, konusunda uzman kişilerin yönetim kurulu üyesi olmasa dahi denetimden sorumlu komite dışındaki diğer komitelere üye olabileceği belirtilmiştir.

İlkeler’de, komitelerin etkin çalışmasını sağlamak için bir yönetim kurulu üyesinin birden fazla komitede görev almamasının tercih edileceği ve komitelerin görevlerini yerine getirmeleri için gerekli her türlü kaynak ve desteğin yönetim kurulu tarafından sağlanacağı belirtilmiştir. Komiteler, faaliyetleriyle ilgili olarak ihtiyaç duydukları konularda bağımsız uzman görüşünden yararlanabilirler ve bu danışmanlık hizmetlerinin bedeli şirket tarafından karşılanır.

Komitelerin tüm çalışmalarını yazılı hale getirmesi ve kaydını tutması gerekmektedir. Çalışmaların etkinliği için gerekli görülen ve komitelerin çalışma ilkelerinde öngörülen sıklıkta toplanan komiteler, çalışmaları ve toplantı sonuçlarını içeren raporları yönetim kuruluna sunarlar.

4.1. Denetimden Sorumlu Komite

İlkeler’in 4.5.9. maddesi uyarınca, denetimden sorumlu komite, şirketin muhasebe sistemi, finansal bilgilerinin kamuya açıklanması, bağımsız denetimi ve şirketin iç kontrol ve iç denetim sisteminin işleyişinin ve etkinliğinin gözetimini yapar. Bağımsız denetim kuruluşunun seçimi, bağımsız denetim sözleşmelerinin hazırlanarak bağımsız denetim sürecinin başlatılması ve bağımsız denetim kuruluşunun her aşamadaki çalışmaları denetimden sorumlu komitenin gözetiminde gerçekleştirilir. Ayrıca, şirketin hizmet alacağı bağımsız denetim kuruluşu ve bu kuruluşlardan alınacak hizmetler denetimden sorumlu komite tarafından belirlenir ve yönetim kurulunun onayına sunulur.

Kamuya açıklanacak yıllık ve ara dönem finansal tabloların şirketin izlediği muhasebe ilkeleriyle uygunluğuna ve doğruluğuna ilişkin değerlendirmeler, şirketin sorumlu yöneticileri ve bağımsız denetçilerin görüşleri de alınarak denetimden sorumlu komitenin değerlendirmeleriyle birlikte yönetim kuruluna yazılı olarak bildirilir.

İlkeler’in 4.5.3. maddesinde, denetimden sorumlu komite üyelerinin tamamının bağımsız üyeler arasından seçilmesi gerektiği düzenlenmiştir. Bağımsız üyelerden oluşan bu komite, üç ayda bir olmak üzere yılda en az dört kez toplanarak faaliyetlerini sürdürür. Denetimden sorumlu komitenin faaliyetleri ve toplantı sonuçları hakkında şirketin yıllık faaliyet raporunda açıklamalar yer alması gerekmektedir.

4.2. Kurumsal Yönetim Komitesi

Şirketlerdeki kurumsal yönetim ilkelerine uyumu gözlemleyen, iyileştirme çalışmalarında bulunan ve yönetim kuruluna bu alanlarda tavsiye sunan bu komite, ortaklıktaki kurumsal yönetim mekanizmasının işlerliğini sağlamak, şirkette kurumsal yönetim ilkelerinin uygulanıp uygulanmadığını denetlemek, uygulanmıyor ise gerekçelerini araştırmak, kurumsal yönetim ilkelerine uyulmamasıyla ortaya çıkan çıkar çatışmalarını tespit etmek ve uygulamaların geliştirilmesine yönelik kriterler belirlemek amacıyla faaliyet göstermektedir11.

Ayrıca, komite yatırımcı ilişkileri bölümünün çalışmalarını da gözetmektedir. Bu nedenle, komitenin işlevsel bir yönetim teşkilatının oluşturulması bakımından önemli bir görev üstlenerek köprü görevi gördüğünü söylemek mümkündür. Dolayısıyla, bu komitede yer alan üyelerin mesleğinde uzman, gerekli tecrübeye sahip ve bağımsız olmaları önem arz etmektedir12.

Daha önce de belirtildiği üzere, kurumsal yönetim komitesi, şirkette ayrıca mevcut değil ise, aday gösterme komitesi ve ücret komitesinin faaliyet alanlarında da görev alacaktır. Geniş görev alanı göz önünde bulundurulduğunda, komitenin şirketin kurumsal yönetim mekanizmasının işlerlik kazanmasında etkin ve önemli bir role sahip olduğu değerlendirilmektedir

4.3. Aday Gösterme Komitesi

İlkeler’in 4.5.11. maddesinde, görevleri ve işlevleri bakımından iki ayrı bentte düzenlenen aday gösterme komitesi, yönetim kurulu ve idari sorumluluğu bulunan yöneticilik pozisyonları için uygun adayların saptanması, değerlendirilmesi ve eğitilmesi konularında şeffaf bir sistemin oluşturulması ve bu hususta politika ve stratejiler belirlenmesi konularında çalışmalar yapmaktadır.

Komite aynı zamanda aday gösterdiği kişilerin üyelikleri süresince yaptığı çalışmaları da takip etmekte, yönetim kurulunun yapısı ve verimliliği hakkında düzenli değerlendirmeler yaparak, mevcut ise değişiklik tavsiyelerini yönetim kuruluna sunmaktadır. Şirket yönetim kurulu ve üst düzey yönetiminin iyi bir performans göstermesi ve artan bir başarı grafiğine sahip olmasında kontrol ve devamlılığı sağlayan aday gösterme komitesi, bu süreçte şirketin geleceği için kritik bir rol üstlenmektedir13.

4.4. Riskin Erken Saptanması Komitesi

İlkeler’in 4.5.12. maddesinde şirketin varlığını, gelişmesini ve devamını tehlikeye düşürebilecek risklerin erken teşhisi, tespit edilen risklerle ilgili gerekli önlemlerin alınması ve riskin yönetilmesi amacıyla çalışmalar yapmakla sorumlu olduğu düzenlenen riskin erken saptanması komitesi, şirketin risk yönetim sistemlerini en az yılda bir kez gözden geçirmektedir.

Bu doğrultuda, genel kurul, yönetim kurulu ve yönetim kurulu şirketi bekleyen riskler ve tehditler karşısında öngörüye sahip olabilecek ve gerektiğinde önlem alabilecektir. Komitenin denetim komitesinden en büyük farkı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Denetim komitesi geçmişe yönelik incelemeleri yerine getirirken, riskin erken saptanması komitesi geleceğe yönelik riskin yönetilmesini sağlamaktadır. Günümüz ekonomisindeki yaşanan kriz ve dalgalanmalar da göz önünde bulundurulduğunda, riskin erken saptanması komitesinin şirket sürdürülebilirliğinde çok büyük bir rol oynadığı görülmektedir14.

4.5. Ücret Komitesi

Yönetim kurulu üyelerinin ve üst düzey yöneticilerin ücretlendirme esaslarına ilişkin önerilerini şirketin uzun vadeli hedeflerini dikkate alarak belirleyen, şirketin ve ilgili üyenin performansı ile bağlantılı olarak ücretlendirme ölçütlerini belirleyen ve ücretlendirmede kullanılan kriterlere ulaşma derecesini dikkate alarak yönetim kurulu üyelerine ve idare sorumluluğu bulunan yöneticilere verilecek ücretlere ilişkin önerilerini yönetim kuruluna sunan ücret komitesi, şeffaf ve resmi bir ücretlendirme prosedürünün tesisini sağlamaktadır.

Esasen, yönetim kurulunun mali haklarını belirleme yetkisi, TTK’nın 408. maddesi uyarınca genel kurula aittir. Bu nedenle, ücret komitesinin önerileri yönetim kurulunca genel kurula sunulmalıdır. Yönetim kurulu üyeleri dışındaki yöneticilerin mali haklarının yönetim kurulu tarafından belirlenmesi mümkündür. Komite, performansa bağlı olarak mali hakları belirlediğinden, doğal olarak yöneticilerin gözetimi işlevini de sağlamaktadır15.

6. SONUÇ

Yönetim kurulu komiteleri, modern şirket yönetiminde giderek artan bir öneme sahip olan ve şirketlerin yönetim işlevlerini daha verimli hale getirmeyi amaçlayan kurumsal yönetim araçlarındandır. Bu komiteler, şirketin stratejik hedeflerine ulaşmasında kritik bir rol oynayarak, organizasyonel denetim ve karar alma süreçlerinde şeffaflık ve etkinlik sağlar. Komiteler, esas itibarıyla yönetim kurulu için danışmanlık ve hazırlık görevi görürler. Dolayısıyla, komiteler çoğunlukla tavsiye makamı konumunda olup, nadiren de olsa karar organı niteliğini haizdirler.

Bağımsız yönetim kurulu üyeleri, şirketlerin daha objektif bir şekilde denetlenmesine katkıda bulunur, iç ve dış paydaşlarla olan ilişkilerin daha sağlıklı bir temele oturmasını sağlar. Bağımsız üyeler, sadece yasal bir zorunluluk olmanın ötesinde, şirketlerin uzun vadeli çıkarlarını koruyan önemli bir denetim işlevi görürler. Bu üyelerin aktif katılımı, şirket yönetiminin karar alma süreçlerinin kalitesini artırır ve şirketin daha sağlam bir temele dayalı olarak büyümesini sağlar. Türk hukukunda, yönetim kurulu komiteleri ve bağımsız üyelik mekanizmalarının daha ayrıntılı bir şekilde düzenlenmesi hem kurumsal yönetimin güçlenmesine hem de şirketlerin iç denetim sistemlerinin daha etkili hale gelmesine olanak tanıyacaktır. Bu süreç, yalnızca şirketlerin sürdürülebilirliklerini değil, aynı zamanda ticaret dünyasında güvenin artmasını ve şirketlerin daha şeffaf bir şekilde faaliyet göstermelerini sağlayacaktır.

References


  1. Cafer Eminoğlu, Türk Ticaret Kanunu’nda Kurumsal Yönetim, 2014, s.7 ↩︎
  2. 14.02.2011 tarihli ve 27846 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  3. 31.12.2012 tarihli ve 28513 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  4. 03.01.2014 tarihli ve 28871 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  5. Abdullah Bilgili, Kurumsal Yönetim İlkeleri Çerçevesinde Bağımsız Yönetim Kurulu Üyeliği, 2024, s.27 ↩︎
  6. 20.11.2015 tarihli Borsa İstanbul A.Ş. (“BİAŞ”) Kotasyon Yönergesi (“Yönerge”) ile BİAŞ Pay Piyasası pazarlarının isimleri ve yapıları değişmiştir. Ulusal Pazar ve İkinci Ulusal Pazar yerine, “Yıldız Pazar” ve “Ana Pazar” adında iki yeni pazar oluşturulmuştur. Ayrıca Kurumsal Ürünler Pazarı’nın ismi de “Kolektif Yatırım Ürünleri ve Yapılandırılmış Ürünler Pazarı” şeklinde revize edilmiştir. 19.09.2019 tarihinde ise Yönerge’nin 12. Maddesi değiştirilmiş ve Kolektif Yatırım Ürünleri ve Yapılandırılmış Ürünler Pazarı kaldırılmıştır. Ancak BİAŞ bünyesinde yapılan pazar isimleri değişiklikleri henüz Tebliğ’de güncellenmemiştir. ↩︎
  7. 11.08.1989 tarihli ve 20249 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  8. Evin Emine Demir, Anonim Şirket Yönetim Kurulu Bünyesinde Oluşturulan Komiteler, 2016, s.45 ↩︎
  9. Aslı E. Gürbüz Usluel, İcra Kurulu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı: 142, 2019, s. 373 ↩︎
  10. Bilgili, a.g.e., s. 54 ↩︎
  11. Neslihan Akça, Sermaye Piyasalarında Kurumsal Yönetim İlkeleri, 2019, s.82 ↩︎
  12. Bilgili, a.g.e., s.84 ↩︎
  13. Tuğba Yılmaz, Kurumsal Yönetim İlkelerinin Uygulanmasında Yönetim Kurulu ve Yönetim Kuruluna Bağlı Komiteler, 2021, s.96 ↩︎
  14. Yılmaz, a.g.e., s.89 ↩︎
  15. Akça, a.g.e., s.83 ↩︎

Bağımsız Yönetim Kurulu ÜyesiKomitelerKurumsal Yönetim İlkeleriKurumsal Yönetim TebliğiŞirket Yönetimi
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

SSI Legal 500 EMEA Tarafından Gayrimenkul ve İnşaat ile Ticaret, Şirketler, Birleşme ve Devralmalar Hukuku Alanlarında Tanındı

Çarşamba, 26 Mart 2025 by ssi-legal

SSI Hukuk Bürosu’nun Legal 500 EMEA tarafından Gayrimenkul ve İnşaat alanında 4. seviyede ve Ticaret, Şirketler ile Birleşme ve Devralmalar alanında 5. seviyede tanınmış olduğunu paylaşmaktan heyecan duyuyoruz. SSI Hukuk Bürosu ayrıca her iki alanda da müşteri memnuniyeti açısından yüksek tanınırlık değerlendirmesi aldı.

Legal 500 editör ekibi, SSI Hukuk Bürosu’nun “iş odaklı yaklaşım” ve ekibin “kişiselleştirilmiş ve kişiye özel çözümler” sunma becerisini vurguladı.

Bu takdir, ilerici ve başarılı bir ekip olarak bizim için çok şey ifade ediyor. Müşterilerimizin çalışmalarımıza duyduğu güveni ve her gün, her zorluğa her zaman en yüksek kaliteyi, hizmeti ve deneyimi getiren ekibimizin devam eden özverisini ve başarısını yansıtmaktadır.

Müvekkillerimize ve SSI Hukuk Bürosu ekibine yürekten teşekkür ederiz – bu başarı bizimdir! Şimdiye kadarki yolculuğumuz için minnettarız ve daha birçok başarı ile daha da ileriye gitmeye kararlıyız.

Şirketler LigiVoleybol
Read more
  • Published in Haberler
No Comments

TÜRK HUKUKUNDA ÖN ANONİM ŞİRKET

Cuma, 21 Mart 2025 by ssi-legal

Özet

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu, anonim şirketlerin kuruluşu bakımından ikili bir ayrıma gitmekte ve kuruluş sürecini kurulma ve tüzel kişilik kazanma şeklinde ayrı ayrı düzenlemektedir. Nitekim, anonim şirket, kurucuların, imzalarının noter tarafından onaylandığı ya da ticaret sicili müdürü yahut yardımcısı huzurunda imzaladığı esas sözleşmede, anonim şirket kurma iradelerini açıklamaları ile kurulmuş sayılsa da ticaret siciline tescil ile tüzel kişilik kazanmaktadır. Anonim şirketin kuruluş anından tüzel kişilik kazandığı ana kadar olan bu süreçte ise ön anonim şirketin varlığı karşımıza çıkmaktadır. Ön anonim şirketin hukuki statüsü ve sorumluluğu doktrinde tartışmalıdır.

Bu çalışmamızda, Türk hukukunda anonim şirketlerin kuruluş sürecinde ortaya çıkan ön anonim şirket yapısının tartışmalı hukuki niteliği incelenecek, devamında ön anonim şirketin fiili yapısı ve hukuki sorumluluğu ile ön anonim şirket süresi ve sona erme halleri ele alınacaktır. Son olarak ön anonim şirketlerin Türk hukukundaki mevcut hukuki niteliğinin netleştirilmesi bakımından bu konuda yapılması gereken olası yasal düzenlemeler değerlendirilecektir.

Anahtar Kelimeler: Türk Ticaret Kanunu, Anonim Şirket, Ön Anonim Şirket, Adi Şirket, Hukuki Nitelik, Tüzel Kişilik, Kuruluş, Tescil

1. GİRİŞ

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK1”) 329 ila 563. hükümleri arasında düzenleme alanı bulan anonim şirket, kurucuların, kanuna uygun olarak düzenlenmiş bulunan, sermayenin tamamını ödemeyi, şartsız taahhüt ettikleri, imzalarının noterce onaylandığı veya ticaret sicili müdürü yahut yardımcısı huzurunda imzaladığı esas sözleşmede, anonim şirket kurma iradelerini açıklamalarıyla kurulmuş sayılmaktadır2. Ancak bu safhada şirketin henüz bir tüzel kişiliği bulunmamaktadır. Nitekim, yukarıda alıntılanan TTK’nın 335. maddesinin ilk fıkrası anonim şirketlerin yalnızca kuruluş safhasını açıklamakta ve aynı maddenin ikinci fıkrasında 355. maddenin birinci fıkrasına atıf yapılarak tüzel kişilik kazanma safhası ayrıştırılmaktadır. Bu noktada, TTK’nın 335. maddesi ile yeni bir düzenleme olarak getirilen ön anonim şirket yapısı söz konusu olmaktadır.

Aslında, kurulmakta olan tüm ticaret şirketleri tüzel kişilik kazanmadan önce adi şirket statüsündedir. Ancak bu kurala anonim şirket için bir istisna getirilmiş ve adi şirket hükümleri dışlanarak en azından noter/ticaret sicil huzurunda imzalama aşamasıyla birlikte şirket tüzel kişilik kazanıncaya kadar ön ortaklık denilen bir aşama yaratılmıştır3.

2. ÖN ANONİM ŞİRKETİN TARTIŞMALI HUKUKİ NİTELİĞİ

Kurulması planlanan anonim şirketin esas sözleşmesinin yazılı şekilde yapılması ve bütün kurucuların imzalarının noterce onaylanması veya esas sözleşmenin ticaret sicili müdürü ya da yardımcısı huzurunda imzalanması ile bir ön anonim şirket kurulmuş olur. Ön anonim şirket esas sözleşmesinin şirket merkezinin bulunduğu yerdeki ticareti siciline tescil edilmesiyle birlikte kurulması öngörülen şirket tüzel kişilik kazanmaktadır.

Anonim şirketlerin tüzel kişilik kazanmasının ticaret siciline tescil ile mümkün olmasına istinaden, tescilden önceki safhada mevcudiyet kazandığı kabul edilen ön anonim şirketin, esas sözleşmede özel olarak belirtilen veya işin mahiyeti gereği yapılması gereken işlerle sınırlı da olsa belli hukuki işlemleri, şirket sözleşmesi çerçevesinde organları vasıtasıyla yapma yetkisi olan, tüzel kişiliği ve tacir vasfı olmayan, “anonim şirket benzeri” bir yapı olduğu söylenebilir4.

TTK’da ön anonim şirketin hukuki niteliği açıkça ortaya koyulmamış ancak 335. madde gerekçesinde “Madde ön anonim şirketin varlığına işaret etmekte ve bu şirketin oluşma anını açıklığa kavuşturmaktadır. Ön anonim şirket, tüzel kişiliği haiz anonim şirketten farklıdır. Anılan nokta 355. maddenin birinci fıkrasının saklı tutulması ile vurgulanmıştır.” ifadelerine yer verilmek suretiyle hakim görüş uyarınca, ön anonim şirketin bir adi şirket ve bir dernek olmayıp bir elbirliği mülkiyeti (şirketi) oluşturduğu vurgulanmıştır. Yine aynı gerekçede “Ön şirketin ortaklarının (kurucular) tacir sıfatını taşımazlar, şirketin tescili ile ön şirket tasfiyesiz sona erer. Tek kişi anonim şirketinde ise ön şirket tek kurucunun özel malvarlığı niteliğini taşır.” açıklamasına da yer verilmiştir.

Bu açıklamaya istinaden, kanun koyucunun gerekçede ifade ettiği hakim görüşten kastının Alman hukuku olduğu, aslında TTK madde 355 hükmü ile kanun koyucunun Alman hukukunda geçerli olan ön şirket kurumunu hukukumuza kazandırmak istediği anlaşılmaktadır5.

Bununla birlikte, bu husustaki mevcut hukuki düzenlemenin yetersizliğine istinaden, yine 335. madde gerekçesinde “Türk hukukunda ön anonim şirketin niteliği ile hukuki durumu öğretide ve mahkeme kararlarında açıklığa kavuşacaktır.” denilmek suretiyle bu husus doktrine ve içtihatlara bırakılmıştır. Bu kapsamda, henüz yerleşik bir içtihat oluşmamış olup doktrinde ise ön anonim şirketin hukuki niteliğine ilişkin farklı görüşler ortaya çıkmıştır.

Bu noktada, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (“TBK”)6 620. maddesinin ikinci fıkrası gündeme gelmektedir. Anılan hükümde, “Bir ortaklık, kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa, bu bölüm hükümlerine tâbi adi ortaklık sayılır.” denilmekte olup bu madde ışığında ön anonim şirketlerin adi ortaklık niteliğini haiz olduğunu savunan görüşler de mevcuttur. Nitekim, Tekinalp, TTK’nın 335. maddesinde kurulduğu belirtilen şirketin bir anonim ortaklık olmadığını, zira anonim ortaklığın 355. madde uyarınca tüzel kişilik kazandığını, bu şirketin tüzel kişiliği olmayan bir anonim ortaklık olarak da nitelendirilemeyeceğini, TTK’nın 335. maddesinde sözü edilen şirketin TBK madde 620/2 uyarınca bir adi ortaklık olduğunu, çünkü anılan fıkra uyarınca, bir ortaklık, kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa adi ortaklık sayıldığını savunmaktadır7.

TBK’nın 620. maddesinin ikinci fıkrasının TTK’nın 335. maddesi karşısında uygulanması, esasen Alman hukukunda öngörülen ön şirket sistemi ile İsviçre hukukunda geçerli ön şirket sistemi çatışmasına işaret etmektedir. Ancak, 335. madde gerekçesinden anlaşılacağı üzere, Türk hukukunda Alman hukukunda benimsenmiş olan modele atıf yapılmış olduğundan, mevcudiyeti kabul edilen ön şirketin yapısının ve hukuki niteliğinin Alman hukukunda geçerli olan prensiplere göre açıklanması uygun olacaktır.

Kaldı ki, 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu döneminde TBK’nın 620/2 hükmü belirleyici ve geçerli olup Türk hukukunda, İsviçre hukukunda olduğu gibi, esas sözleşmenin onaylanmasından tescile kadar olan süreçte ortaya çıkan oluşum adi şirket olarak görülmekteydi. Ancak, kanun koyucu eski Türk Ticaret Kanunu dönemindeki sistemi aynen devam ettirmek yerine TTK 335. madde ile yeni bir düzenlemeye gerek duymuş ve gerekçesinde Alman hukuku prensibine atıf yapmıştır. Bu yeni düzenlemeye duyulan gereklilik dikkate alındığında, Pulaşlı’nın da savunduğu üzere, tescil aşamasına kadar geçen süredeki şirketin bir adi şirket olmadığı, çünkü kurucuların, akdettikleri anonim şirket sözleşmesiyle bir adi şirketi değil, bir ticaret şirketini kurmayı amaçladıkları söyleyebilecektir8.

3. ÖN ANONİM ŞİRKETİN FİİLİ YAPISI

Türk hukukundaki ön anonim şirket Alman hukuku kökenli olduğundan ön anonim şirketin fiili yapısı ve oluşumu bakımından Alman hukukunda benimsenen görüşün, Türk hukuk uygulamasında da kabulü gerekir.

Alman hukukunda ön anonim şirket, tüzel kişiliği haiz anonim şirket gibi, kendine ait bir mal varlığı, hak ve borçları olan bir kurum olup kurulacak şirketin organlarına (genel kurul ve yönetim kurulu) sahiptir. Dolayısıyla, Türk hukukunda da ön anonim şirketin, kurulmakta olan anonim şirketin esas sözleşme ile belirlenmiş organlarına, yani, yönetim kuruluna ve genel kurula sözleşme gereği sahip olduğu söylenebilir. Kurulmakta olan anonim şirketin esas sözleşmesinde belirlenmiş yönetim ve temsil yetkisini haiz organı olarak belirlenen kişiler veya yönetim kurulu, şirket adına üçüncü kişilerle bu safhada da işlem yapabilir9.

4. ÖN ANONİM ŞİRKETTE SORUMLULUK

TTK’nın 355. maddesinin ikinci fıkrasında “Tescilden önce şirket adına işlem yapanlar ve taahhütlere girişenler, bu işlem ve taahhütlerden şahsen ve müteselsilen sorumludurlar. Ancak, işlem ve taahhütlerin, ileride kurulacak şirket adına yapıldığı açıkça bildirilmiş ve şirketin ticaret siciline tescilinden sonra üç aylık süre içinde bu taahhütler şirket tarafından kabul olunmuşsa, yalnız şirket sorumlu olur.” hükmüne yer verilmiş ve ön anonim şirketteki sorumluluk hususunda ikili bir ayrıma gidilmiştir. Bu kapsamda, anılan maddede ilk ele alınan husus, kurulacak anonim şirketin tescilinden önce şirket adına işlem yapanların ve taahhütlere girişenlerin bu işlem ve taahhütlerinden dolayı şahsen ve müteselsilen sorumlu olmalarıdır. Bu noktada, örneğin yönetim kurulunun, şirketi temsil yetkisini üçüncü kişilere devretmiş olması halinde bu kişilerin de şahsen ve organ niteliğindeki yöneticilerle birlikte “müteselsilen” sorumlu olacaklarını kabul etmek gerekecektir. Ayrıca, şirketin kurulmaması veya kurulamaması halinde ise ön-anonim şirket safhasında ve tescilden önce işlem yapanların kişisel olarak ve müteselsilen sınırsız sorumlulukları meydana gelecektir10.

Nitekim, yukarıda anılan maddenin devamında, söz konusu işlem ve taahhütlerin, ileride kurulacak şirket adına yapıldığı açıkça bildirilmesi ve şirketin ticaret siciline tescilinden sonra bu taahhütlerin şirket tarafından kabul edilmesi halinde yalnız şirket sorumlu olacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla, şirketin herhangi bir sebeple kurulmaması veya kurulsa dahi maddede belirtilen süre içerisinde ön anonim şirket yetkilileri tarafından yapılan işlem ve taahhütlerin kurulan anonim şirket yetkili organları tarafından onaylanmaması halinde, söz konusu işlem ve taahhütleri yapan kişilerin sınırsız sorumlulukları devam edecektir.

Ön anonim şirketin adi şirketten esas farkı bu noktada gündeme gelmektedir. Zira, ön anonim şirkette iç ilişkide anonim şirket hükümleri uygulanmaktadır. Üçüncü kişilere karşı olan sorumlulukta ise TTK 355. maddenin ikinci maddesinde vurgulandığı üzere adi şirket hükümlerine başvurulmaktadır.

5. ÖN ANONİM ŞİRKETİN SÜRESİ VE SONA ERMESİ

Makalemizde daha öncede belirtmiş olduğumuz üzere, anonim şirket, kurucuların imzalarının noterce onaylandığı veya ilgili ticaret sicil müdürlüğü huzurunda onaylandığı esas sözleşmede bir anonim şirket kurma iradelerini açıklamalarıyla kurulur ve tüzel kişiliği de ticaret siciline tescil ile kazanır. TTK’nın 354. maddesinin birinci fıkrasında “Şirket esas sözleşmesinin tamamı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığının izniyle kurulacak olan anonim şirketlerde izin alınmasını, diğer şirketlerde 335 inci maddenin birinci fıkrası uyarınca şirketin kuruluşunu izleyen otuz gün içinde şirketin merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan olunur.”  hükmüne yer verilmiş olduğundan kuruluş ile tescil arasında geçen ön anonim şirket safhasının maddede belirtildiği şekilde otuz (30) gün olduğu söylenebilecektir.

Diğer yandan, TTK’nın 345. maddesinin ikinci fıkrasında, şirketin 335. maddenin birinci fıkrasında öngörülen noter onayı veya şirket sözleşmesinin ticaret sicili müdürü yahut yardımcısı huzurunda imzalanma tarihinden itibaren üç ay içinde tüzel kişilik kazanamaması bir sonuca bağlanmıştır. Dolayısıyla, bu hususta farklı görüşler mevcut olmakla birlikte, ön anonim şirket süresinin en fazla üç ay olabileceğini söylemek mümkündür.

Şirket, ticaret siciline tescil edilerek tüzel kişilik kazandığı anda ise ön anonim şirket, 335. madde gerekçesinde açıklandığı üzere tasfiyesiz olarak sona erecektir. Burada, aslında, ön şirketin ticaret siciline tescil edilmesi bir sona erme sebebi olarak değerlendirilmemekte, aksine tescil elbirliği ortaklığı olarak kabul edilen ön şirketi tüzel kişiliğe sahip bir şirkete dönüştürmektedir.

Diğer yandan, kurucuların iradesiyle ön anonim şirketin herhangi bir sebeple feshedilmesi halinde ise ön anonim şirket tasfiye sürecine girmekte ve ön anonim şirket tasfiye edilip sona erinceye kadar ön şirketin amacı tasfiye ile sınırlı olarak devam etmektedir.

6. SONUÇ

Alman hukukunda tüm doktrin ve yüksek mahkeme kararları ile benimsenmiş olan ve TTK’da yeni bir düzenleme olarak yer verilen ön anonim şirket modeli, ilgili maddenin gerekçesinde de açıklandığı gibi, bir adi şirket veya dernek değildir, bilakis korporatif yapıya sahip bir elbirliği şirketidir. Ön şirkete kısmi hak ve fiil ehliyeti tanındığı için, tüm organları oluşmuş olan bu şirket, yönetim kurulu tarafından yönetilmekte ve dışarıya karşı temsil edilmektedir. Böylece, Alman hukukunda ön şirket konusunda kendi içinde tutarlılık gösteren belli bir sistem geliştirilmiştir. Dolayısıyla şirket içi ilişkiler, temsil ve sorumluluk ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar bu sistem içinde daha kolay açıklanabilmektedir11.

Diğer yandan, ön anonim şirket kurumunun kabulü ile tescilden önceki dönemde ortaklar arasında çıkabilecek ihtilafların çözümünde esas sözleşme hükümlerini uygulamanın yolu açılmış ve bu konudaki birtakım soru işaretleri ortadan kalkmış olsa da Alman mevzuatının aksine, gerek organların hak ve yetkileri gerek sorumluluğun kapsamı ve gerek ön anonim şirketin hukuki niteliği gibi hususlar Türk mevzuatında açıklığa kavuşturulmamış ve bu konunun doktrindeki görüşler ve mahkeme kararlarıyla aydınlığa kavuşacağı belirtilmiştir. TTK’daki düzenlemelerin yetersizliği farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olup ön anonim şirketin hem hukuki statüsü hem de yargı süreçlerindeki yeri açısından tartışmalı bir gündem yarattığından bahsedilen sorunların çözümü için mevzuatta yeni düzenlemelerin yapılması ve ön anonim şirketin hak ve taraf ehliyeti ile organlarının yetkisi bakımından daha açıklayıcı hükümler getirilmesi gerektiği değerlendirilmektedir.

References


  1. 14.02.2011 tarihli ve 27846 sayılı Resmi Gazete ↩︎
  2. TTK madde 335/1 ↩︎
  3. Tamer Bozkurt, Şirketler Hukuku, 11. Baskı, Ankara 2020, s. 229. ↩︎
  4. Ömer Adil Atasoy, Berkay Ergün, Türk Hukukunda Ön Anonim Şirket, Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 3, Sayı 2, Aralık 2017, s. 7 ↩︎
  5. Emrullah Kervankıran, Ön Şirket ve Hukuki Niteliği, s. 366 (https://dergipark.org.tr/tr/) ↩︎
  6. 04.02.2011 tarihli ve 27836 sayılı Resmi Gazete ↩︎
  7. Ünal Tekinalp, Yeni Anonim ve Limited Ortaklıklar Hukuku ile Tek Kişi Ortaklığının Esasları, 2. Baskı, İstanbul 2012, Nr. 10-26, 10-27 ↩︎
  8. Hasan Pulaşlı, Yeni Türk Ticaret Kanununa Göre Tek Ortaklı Sermaye Şirketleri ve Buna İlişkin Bazı Özel Durumlar, Regesta Dergisi, Sayı 1, Kasım 2011, s.14 (https://www.ito.org.tr/tr) ↩︎
  9. Ömer Adil Atasoy, Berkay Ergün, s. 9 ↩︎
  10. Ömer Adil Atasoy, Berkay Ergün, s. 10 ↩︎
  11. Emrullah Kervankıran, s. 366 ↩︎

Adi ŞirketAnonim ŞirketHukuki NitelikKuruluşÖn Anonim ŞirketTescilTürk Ticaret KanunuTüzel Kişilik
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

ŞİRKETLER TOPLULUĞU VE HÂKİM ŞİRKETİN DENKLEŞTİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Cuma, 14 Mart 2025 by ssi-legal

Özet

Bu makalede, şirketler topluluğu kavramı çerçevesinde hâkim şirketin denkleştirme yükümlülüğü ele alınmaktadır. Türk Ticaret Kanunu’nun 195 ve devamı maddeleri, hâkim ve bağlı şirket arasındaki ilişkiyi düzenlemektedir. Makale, hâkimiyetin hukuka aykırı kullanılması durumunda doğabilecek sorumlulukları ve bu sorumluluğun bertaraf edilmesi için öngörülen denkleştirme mekanizmasını incelemektedir.

Anahtar Kelimeler: Şirketler Topluluğu, Anonim Şirket, Hâkim Şirket, Bağlı Şirket, Denkleştirme Yükümlülüğü, Sorumluluk, Türk Ticaret Kanunu

1. GİRİŞ

Şirketler topluluğu, bir şirketin diğer şirketler üzerinde doğrudan veya dolaylı hâkimiyet kurması ile oluşan bir yapıdır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK1”), yürürlüğe girmesiyle birlikte, hâkim şirketin bağlı şirketler üzerindeki etkileri ve bu etkilerin sınırları hukuki çerçevede belirlenmiştir. Şirketler topluluğu içindeki ilişkiler, sadece ekonomik veya yönetsel boyutta değil, aynı zamanda hukuki sorumluluklar açısından da büyük önem taşımaktadır.

Bu bağlamda, hâkim şirketin bağlı şirketin çıkarlarını ihlal edecek şekilde hareket etmesi durumunda doğacak kayıpların nasıl giderileceği sorusu gündeme gelmektedir. TTK bu tür durumlarda denkleştirme yükümlülüğünü öngörerek, bağlı şirketin uğradığı zararın giderilmesine yönelik bir güvence sağlamaktadır.

Bu çalışmada, şirketler topluluğu kavramı çerçevesinde hâkim şirketin bağlı şirket üzerindeki denkleştirme yükümlülüğü açıklanacak, ilgili mevzuat hükümleri incelenerek konuya ilişkin hukuki değerlendirmeler sunulacaktır.

2. ŞİRKETLER TOPLULUĞU

Şirketler topluluğu, bir veya birden fazla şirketin bir hâkim şirkete doğrudan veya dolaylı olarak yasada öngörülen kontrol ölçütleri veya bir sözleşme vasıtası ile bağlanması sonucu, hâkim şirketle birlikte oluşturulan “topluluğu” ifade etmektedir2. Bu konu 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmemiş olup Türk hukukunda ilk defa yeni TTK’nın 195 ile 209. maddeleri arasında düzenlenmiştir.

TTK’da bazı hallerde şirketler topluluğunun varlığı kesin olarak kabul edilmişken, bazı hallerde ise varlığı karine olarak benimsenmiştir.

(i) Hâkim Şirket ve Bağlı Şirket

TTK’nın 195. maddesine göre a) Bir ticaret şirketi, diğer bir ticaret şirketinin, doğrudan veya dolaylı olarak; (i) oy haklarının çoğunluğuna sahipse, veya (ii) şirket sözleşmesi uyarınca, yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda üyenin seçimini sağlayabilmek hakkını haizse, veya (iii) kendi oy hakları yanında, bir sözleşmeye dayanarak, tek başına veya diğer pay sahipleri ya da ortaklarla birlikte, oy haklarının çoğunluğunu oluşturuyorsa; b) Bir ticaret şirketi, diğer bir ticaret şirketini, bir sözleşme gereğince veya başka bir yolla hâkimiyeti altında tutabiliyorsa, birinci şirket hâkim, diğeri bağlı şirkettir. Bu şirketlerden en az birinin merkezi Türkiye’de ise, TTK’daki şirketler topluluğuna ilişkin hükümler uygulanır3.

Şirketler topluluğu kavramı yönünden önemli bir sorun tanımdaki belirleyici unsurun, “hakimiyet veya tekelden yönetim” mi yoksa “kontrol” mü olduğudur. TTK madde 195’in gerekçesinde bu husus şu şekilde açıklanmıştır: “Kontrol, matematiksel ve dolayısıyla kesin bir ölçüttür. Hakimiyet ise, karinelere de sonuç bağlar. Kontrol araçları, sermaye çoğunluğu, oy çoğunluğu, yönetim organındaki üyelerin çoğunluğu olarak sayılmaktadır. Kontrol sisteminde hakimiyetin uygulanıp uygulanmadığına bakılmaz; hatta hakimiyetin uygulanmadığının ispatına bir sonuç bağlanmaz. Anılan sistemin ilkesi şudur: Kim hakimse, hakimiyeti de uyguluyordur. Hakimiyet ve tek elden yönetim ölçüsüne dayalı sistemde ise hakimiyet olanaklarının sadece varlığı, hakimiyetin de uygulandığı şeklinde yorumlanmaz, hakimiyetin gerçekten uygulanıyor olması gerekli görülür; bunun (gereğinde) ispatı istenir.”

TTK’da 195. maddenin birinci fıkrasından açıkça anlaşıldığı üzere “kontrol” sistemi temel alınmış, sadece ikinci fıkrasında bir karine kabul edilmiştir. Karineye dayanılması halinde aksini iddia eden bu iddiasını ispat etmek zorundadır.

(ii) Hakimiyet Karinesi

Bir ticaret şirketinin başka bir ticaret şirketinin paylarının çoğunluğuna veya onu yönetebilecek kararları alabilecek miktarda paylarına sahip bulunması, hâkim şirketin varlığına karinedir4. Şirketi yönetebilecek kararları alabilecek miktarda paylara sahip olunması, özellikle yüksek sermayeli anonim şirketlerde (özellikle halka açık şirketlerde), TTK’nın açıkça öngördüğü oranlarda pay çoğunluğu elde edilememesine rağmen, payların geniş çevrelere dağılması karşısında, çok daha küçük çoğunluklarla genel kurulda hazır bulunan oyların çoğunluğunun oluşturulması durumunda söz konusu olmaktadır. Böylece pay sahibi, esasen şirketteki pay çoğunluğunu ele geçiremese bile, genel kuruldaki güç boşluğundan yararlanarak şirketi yönetebilecek kararları alabilecek miktarda paya sahip olma imkanına kavuşmaktadır5. Yönetim organındaki çoğunluk ve oyda imtiyaz hakları, sermaye çoğunluğunu tamamen etkisiz duruma getirebilir. Bu nedenle burada bahsedilen aksi ispat edilemeyecek bir kanuni varsayım değil, her zaman çürütülebilecek bir karinedir.

(iii) Dolaylı Hakimiyet

Bir hâkim şirketin, bir veya birkaç bağlı şirket aracılığıyla bir diğer şirkete hâkim olması, dolaylı hâkimiyettir6. Bu durumda hâkim şirket, hakimiyeti altına aldığı şirket aracılığıyla başka şirketlere de hâkim olabilmektedir. Örneğin A Anonim Şirketi, B Anonim Şirketi’nin %60 pay ve oy çoğunluğuna sahip olduğu, B Anonim Şirketi ise C Anonim Şirketi’nin %10 hissedarı olmakla beraber, bu hisseler C Anonim Şirketi’nin yönetim organında karar alabilecek çoğunluğu oluşturan sayıda yönetim kurulu üyesini seçme imtiyazı veriyor olduğu durumda A ile B Anonim Şirketleri arasında ana şirket-yavru şirket ilişkisi bulunmaktadır ve A Anonim Şirketi C Anonim Şirketi’nde hissedar olmamasına rağmen ona dolaylı hâkim konumuna gelmektedir.

(iv) Karşılıklı İştirakler

Birbirlerinin paylarının en az dörtte birine sahip bulunan sermaye şirketleri karşılıklı iştirak durumundadır. Şirketlerden biri diğerine hâkimse, ikincisi aynı zamanda bağlı şirket sayılır. Karşılıklı iştirak durumundaki şirketlerin her biri diğerine hâkimse ikisi de bağlı ve hâkim şirket kabul olunur7. TTK’da getirilen bu düzenleme, karşılıklı iştiraklerin yaratabileceği dışa karşı yanılgıların önüne geçmek, sermayenin sulandırılması (köpük sermaye)8, bilânçonun gerçekliğinin tereddüt yaratması gibi sorunları önlemeyi amaçlamaktadır. Şirketlerin birbirine katılma oranlarının %25’in altında kaldığı durumda, kanuni olarak bir karşılıklı katılmadan söz edilemeyecektir. Karşılıklı katılma açısından getirilmiş bir diğer sınırlama ise hakların donmasıdır. Bir sermaye şirketinin paylarını iktisap edip karşılıklı iştirak konumuna bilerek giren diğer bir sermaye şirketi, iştirak konusu olan paylardan doğan toplam oylarıyla diğer pay sahipliği haklarının sadece dörtte birini kullanabilir; bedelsiz payları edinme hakkı hariç, diğer tüm pay sahipliği hakları donar. Söz konusu paylar toplantı ve karar nisabının hesaplanmasında dikkate alınmaz9. Ancak bu sınırlama, bağlı şirketin hâkim şirketin paylarını iktisap etmesi veya her iki şirketin birbirlerine hâkim olması hâlinde uygulanmaz.

3. Sorumluluk

Hakimiyet, hâkim şirkete bu gücü bağlı şirketlere karşı hukuka aykırı olarak kullanma hakkını vermez. Her hukuka aykırı kullanmada olduğu gibi, buradaki hukuka aykırı kullanmaya da sonuç bağlanmıştır. TTK’daki düzenleme ile hakimiyetin hukuka aykırı olarak kullanılması hâlleri sınırlı sayı olmadan sayılmıştır. Buna göre;

  1. Hâkim şirketin bağlı şirketi yapmaya yönelttiği bazı hukuki işlemler (iş, varlık, kar, alacak ve borç devri gibi) ve maddi fiiller (haklı sebep olmaksızın tesis yenilememek, yatırımları kısıtlamak, durdurmak gibi verimliliğini ya da faaliyetini olumsuz etkileyen kararlar veya önlemler almak yahut gelişmesini sağlayacak önlemleri almaktan kaçınmak), ve
  2. Hâkimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımından açıkça anlaşılır haklı bir sebebi bulunmayan (birleşme, bölünme, tür değiştirme, fesih, menkul kıymet çıkarılması ve önemli esas sözleşme değişikliği10) bu kapsamdadır.

TTK’nın ilgili maddesinde öngörülen herhangi bir işlem, örneğin kefalet veya garanti verme, alacak ya da borç devretme, birleşme, bölünme, kanunen hukuka aykırı değildir. Hukuka aykırılık, hakimiyetin kullanılması ve uygulanması bağlamından doğmaktadır. Hukuka aykırılık, işlemin, alınan kararın veya uygulanan ya da uygulanmasından kaçınılan önlemin bağlı şirketin kaybına sebep olmasından ve şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına zarar vermesinden ve şirket yönünden haklı bir sebebi bulunmamasından kaynaklanmaktadır11.

4. HÂKİM ŞİRKETİN BAĞLI ŞİRKETİN KAYBINDAN SORUMLULUĞU VE BAĞLI ŞİRKETİN PAY SAHİBİNİN DAVA HAKKI

TTK’nın 202/1. maddesinde bağlı şirketin hâkim şirketin ilgili maddede sayılan işlemleri dolayısıyla oluşan kayıplarına ilişkin denkleştirmenin nasıl yapılacağı düzenlenmişken, 202/2. maddede bağlı şirket pay sahiplerinin, hakimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımında açıkça anlaşılabilir haklı bir sebebi bulunmayan önemli işlemler kapsamında zararlarının tazminine veya paylarının satın alınmasına yönelik dava hakkı düzenlenmiştir. 

TTK’nın 202/1. maddesinde hâkim şirketin hakimiyetini bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde kullanamayacağı düzenlenmiş, buna karşın madde metninde “kayıp” kavramının kapsamı açıklanmamıştır. Bu noktada maddenin gerekçesinin dikkate alınması gerekmekte olup, “kayıp” kavramına ilişkin maddenin gerekçesinde şu şekilde açıklama yapılmıştır: “borçlar hukuku anlamında “zarar”dan farklı ve onu da kapsayacak genişliktedir. Kayıp bir malvarlığı eksilmesi veya malvarlığının artmasının önlenmesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, iş, fon ve personel devrinde olduğu üzere şansın veya bir işi başarı ile yapabilme olanağının yitirilmesi tarzında da görülebilir.”

Şirket faaliyetleri, niteliği gereği riskli kararlar ve tüm özenin gösterilmesi halinde bile kaçınılmaz olan potansiyel kayıplar içerebildiği için her durum ve koşulda bağlı şirketlerin kayba uğratılmamasının beklenmesi, ticaretin ve           dolayısıyla hayatın olağan akışına aykırılık arz etmektedir12. Sayılan işlem ve fiiller hakimiyet ilişkilerinden doğmayıp da basiretli hareketin bir gereği olarak ortaya çıkıyorsa, maddenin uygulanmasına imkân yoktur. Söz konusu kayıp, hâkim teşebbüsün özen yükümlülüğüne aykırı bir davranış bulunmaksızın ve ilgili kayba uğrayan şirketin kendi yönetim organının ya da bağımsız olarak alabileceği bir karar, hukuki işlem ya da maddi fiile dayanarak gerçekleşmişse, denkleştirme kapsamına girmeyecektir13. Bağlı şirketin uğradığı zararın hâkim teşebbüsün sorumluluğunu doğurabilmesi için, söz konusu kaybın doğrudan hâkim teşebbüsün müdahalesi sonucu ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Hâkimiyetin kullanıldığına dair açık bir yönlendirme bulunmadan, yalnızca şirketin içinde bulunduğu ekonomik koşullar veya ticari riskler sebebiyle hâkim teşebbüsün sorumlu tutulması mümkün değildir. Bu bağlamda, hâkim teşebbüsün sorumluluğu, bağlı şirketin zararına neden olan bir yönlendirmenin varlığına bağlıdır. Söz konusu yönlendirme yazılı veya sözlü talimatlar şeklinde olabileceği gibi, kararalma süreçlerine doğrudan ya da dolaylı müdahale, oy hakkının kullanılması, baskı uygulanması veya fiili yönlendirme yoluyla da gerçekleşebilir.

Bağlı şirketin, hâkim teşebbüsün yönlendirmesi sonucunda hareket ettiği ve aksi takdirde bu yönde karar almayacağı durumlarda ortaya çıkan zararlar, doğrudan hâkim teşebbüsün sorumluluğunu doğurmamaktadır. Hâkim teşebbüsün bu sorumluluktan kaçınmasını sağlayabilecek çeşitli imkânlar mevcuttur. Öyle ki, sorumluluk doğmaması için söz konusu kayıpların TTK m. 202/1-a hükmüne göre: “o faaliyet yılı içinde fiilen denkleştirilmesi veya kaybın nasıl ve ne zaman denkleştirileceği belirtilmek suretiyle en geç o faaliyet yılı sonuna kadar, bağlı şirkete denk değerde bir istem hakkı tanınması” gerekmektedir. Söz konusu imkânlar, her ne kadar hâkim teşebbüsün kaybı giderebildiği sürece bağlı şirketleri kayba uğratabileceği şeklinde yorumlanabilse de denkleştirme kurumunun tarafların menfaatini dengelemek üzere getirildiği unutulmamalıdır14.

Denkleştirme bağlı şirkete yarar ve bir avantaj tanınması gibi kaybın giderilmesini sağlayacak bir karşılığa ilişkin olabilir. Örneğin verilen garanti veya kefaletin, karşı garanti ve kefalet ya da avalle güvence altına alınması, herhangi bir lisans ve marka kullanma hakkı tanınması, herhangi bir ücret talep edilmeden araştırma ve geliştirme hizmeti verilmesi, know-how verilmesi, personele staj ve eğitim imkânları sağlanması, pazarlama ağından yararlandırılması, denk değerde bir taşınmazın devri, bağlı şirketin kayba uğramasının karşılığında yararlandırılmış olan diğer bir bağlı şirketin sermaye artırımında rüçhan hakkı tanınması, şartlı sermaye artırımında kayba uğrayan şirketin hak sahibi kılınması gibi. Denkleştirme, kayba sebebiyet verilen hesap yılı içinde fiilen gerçekleştirilebileceği gibi, o hesap yılı içinde şirkete denkleştirmenin nasıl ve ne zaman yapılacağı konusunda bir talep hakkı kazandırılması da mümkündür. Talep hakkının kullanılmasının, beklenen faydayı sağlamayacak şekilde uzun bir süreye yayılmaması ve kayba uğrayan bağlı şirketin yenilik doğurucu haklarla talebin konusuna kavuşması mekanizmalarının da öngörülmesi tercih edilmelidir15.

Hâkim şirketin bağlı şirketi kayba uğratacak şekilde hareket etmesi halinde, faaliyet yılı içinde zarar fiilen yerine getirilmez veya süresi içinde denk bir istem hakkı tanınmazsa, bağlı şirketin her pay sahibi hâkim şirketten ve onun kayba sebep olan yönetim kurulu üyelerinden, şirketin zararını tazmin etmelerini isteyebilmektedir. Şirketin iflas etmesi durumunda bu hakları istemeye, bağlı şirketin alacaklıları da yetkilidir. Ayrıca hâkimiyetin uygulanması ile gerçekleştirilen ve bağlı şirket bakımından açıkça anlaşılabilir haklı bir sebebi bulunmayan; birleşme, bölünme, tür değiştirme, fesih, menkul kıymet çıkarılması ve önemli esas sözleşme değişikliği gibi işlemlerde, genel kurul kararına ret oyu verip tutanağa geçirten veya yönetim kurulunun bu ve benzeri konulardaki kararlarına yazılı olarak itiraz eden pay sahiplerinin; hâkim teşebbüsten, zararlarının tazminini veya paylarının varsa en az borsa değeriyle, böyle bir değer bulunmuyorsa veya borsa değeri hakkaniyete uygun düşmüyorsa, gerçek değerle veya genel kabul gören bir yönteme göre belirlenecek bir değerle satın alınmasını mahkemeden isteyebileceği hüküm altına alınmıştır16.

5. SONUÇ

Şirketler hukuku kapsamında, hâkim şirketlerin bağlı şirketler üzerindeki etkileri önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır. TTK, bağlı şirketlerin menfaatlerini koruma amacıyla hâkim şirketlerin yönlendirmeleri sonucu doğan zararların denkleştirilmesi mekanizmasını düzenlemiştir.

Denkleştirme yükümlülüğü, hâkim şirketin sorumluluktan kaçınmasını sağlayan bir araç gibi görülse de aslında şirketler topluluğunda güç dengelerini koruma amacı taşımaktadır. Bu yükümlülüğün etkin bir şekilde uygulanabilmesi, bağlı şirketlerin finansal zararlarını minimize etmekte ve topluluk içindeki şirketlerin sürdürülebilirliğini sağlamaktadır. Sonuç olarak, hâkim şirketlerin yönlendirmeleri nedeniyle ortaya çıkan zararların tazmini, yalnızca yasal bir zorunluluk değil, aynı zamanda kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde etik bir gereklilik olarak değerlendirilmelidir. Mevzuatta öngörülen denkleştirme mekanizmasının doğru ve etkin uygulanması hem şirketler topluluğunun sağlıklı işlemesini hem de ticaret hayatındaki güvenin korunmasını sağlayacaktır.

References


  1. 14.02.2011 tarihli ve 27846 sayılı Resmî Gazete (“RG”). ↩︎
  2. Hasan Pulaşlı, “Türk Ticaret Kanunu Tasarısına Göre Şirketler Topluluğunun Temel Nitelikleri ve Hâkim Şirketin Güven Sorumluluğu”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XI, Sa.12, Y. 2007, s, 262. ↩︎
  3. Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 195 ↩︎
  4. TTK m. 195/2 ↩︎
  5. Gül Okutan Nilsson, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı’na Göre Şirketler Topluluğu Hukuku, İstanbul 2009, s.133. (Şirketler Topluluğu) ↩︎
  6. TTK m.195/3 ↩︎
  7. TTK m. 197 ↩︎
  8. Sermayenin sulandırılması, mevcut ortakların şirket üzerindeki haklarının, özellikle oy ve kâr payı hakkının azalmasına yol açan bir süreçtir. Bu durum genellikle yeni pay ihracı yoluyla şirket sermayesinin artırılması, düşük değerli hisseler çıkarılması ve iç kaynaklardan yapılan sermaye artırımıyla hisselerin eski ortaklar arasında orantısız dağılması gibi yollarla gerçekleşir. Türk Ticaret Kanunu açısından değerlendirildiğinde, TTK madde 461 ve devamı hükümlerinde pay sahiplerinin rüçhan hakları korunarak sulandırmanın önüne geçilmeye çalışılır. Ancak, sermaye artırımı sırasında mevcut ortakların rüçhan haklarını kullanmamaları veya belirli gruplara avantaj sağlayan işlemlerle bu hakların ihlal edilmesi durumunda sulandırma etkisi görülebilir. ↩︎
  9. TTK m. 201 ↩︎
  10. TTK m. 202 ↩︎
  11. TTK m. 202 gerekçesi. ↩︎
  12. Sevda Bora Çınar, “Şirketler Topluluğunda Hâkim Teşebbüs”, İzmir Barosu Dergisi, 2023, s.123. (https://www.izmirbarosu.org.tr/pdfdosya/sirketler-toplu2023912174126784) ↩︎
  13. Gül Okutan Nilsson, Şirketler Topluluğu, s. 230. ↩︎
  14. Gül Okutan Nilsson, Şirketler Topluluğu, s. 237. ↩︎
  15. TTK m. 202 gerekçesi ↩︎
  16. TTK m. 202 ↩︎

Anonim ŞirketBağlı ŞirketDenkleştirme YükümlülüğüHâkim ŞirketŞirketler TopluluğuSorumlulukTürk Ticaret Kanunu
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments

LİMİTED ŞİRKETLERİN TASFİYE SÜRECİ

Cuma, 21 Şubat 2025 by ssi-legal

Özet

Limited şirketler, başta ekonomik sebepler olmak üzere çeşitli sebeplerle tüzel kişiliklerini sona erdirmek ve hukuken varlıklarına son vermek isteyebilir. Bununla birlikte, iflas gibi durumlarda şirketin sona erdirilmesi bir zorunluluk halini alabilir.

Şirketin sona ermesi halinde, limited şirketler tasfiye sürecine girer. Tasfiye, şirketin feshinin doğal bir sonucudur. Tasfiye şirketin varlıkların nakde çevrilmesi, alacakların tahsil edilmesi, borçların ödenmesi ve net varlığının tasfiye paylarına uygun şekilde pay sahiplerine dağıtılması gibi bir dizi işlemi içerir. Tasfiye sürecinin doğru bir şekilde yönetilmesi, hem alacaklıların hem de pay sahiplerinin haklarının korunması açısından büyük önem taşır. Bu makale, limited şirketlerin tasfiye sürecini ve Türk hukuku çerçevesindeki hukuki sonuçlarını incelemektedir.

Anahtar Kelimeler: Limited Şirket, Tasfiye, Türk Ticaret Kanunu, Tasfiye Memuru, Alacaklı

1. GİRİŞ

Limited şirketler, (i) esas sözleşmede belirtilen sürenin sona ermesi, (ii) genel kurul tarafından şirketin tasfiyesine karar verilmesi, (iii) şirketin iflası, (iv) esas sözleşmede belirtilen bir fesih halinin meydana gelmesi veya (v) 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda1 (“TTK”) belirtilen diğer fesih sebepleri de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle sona erdirilebilmektedir2.

TTK, limited şirketlerin tasfiyesi için doğrudan düzenlemeler içermese de TTK’nın 643. maddesi, anonim şirketlere uygulanan tasfiye hükümlerinin limited şirketlere de kıyasen uygulanacağını öngörmektedir3. Tasfiye sürecinin düzgün bir şekilde yürütülmesi hem pay sahiplerinin hem de alacaklıların menfaatlerinin korunması açısından kritik öneme sahiptir.

2. TASFİYE SÜRECİ

Tasfiye, bir şirketin varlıklarının nakde dönüştürülmesi, alacakların tahsil edilmesi, borçların ödenmesi ve kalan varlıkların sermaye payları oranında pay sahiplerine dağıtılması işlerini içeren sonlandırma sürecidir4.

2.1. Tasfiyenin Başlatılması

Tasfiye sürecini başlatmak için pay sahiplerinin genel kurul toplantısında bir karar alması gerekmektedir. Esas sözleşmede aksi belirtilmedikçe, tasfiyenin onaylanması için genel kurulda temsil edilen oyların en az üçte ikisinin ve oy hakkı bulunan esas sermayenin tamamının salt çoğunluğuyla karar alınması gerekmektedir5. Karar daha sonra ticaret siciline tescil edilmeli ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde (“TTSG”) ilan edilmelidir. Tasfiyenin başlamasıyla birlikte, şirketin faaliyetleri tasfiye ile ilgili işlemlerle sınırlandırılmakta olup ve şirketin ticaret ünvanına “tasfiye halinde” ibaresinin eklenmesi gerekmektedir6.

2.2. Tasfiye Memurlarının Atanması

Tasfiye süreci, esas sözleşme ya da genel kurul kararı ile atanmış tasfiye memurları tarafından yönetilmektedir. Tasfiye memuru bu usullerle atanmazsa, şirket müdürü tasfiye memuru rolünü üstlenecektir7.

Tasfiye memurlarının TTK uyarınca belirli nitelikleri taşıması gerekmektedir. TTK madde 536 uyarınca, şirketi temsile yetkili en az bir tasfiye memurunun Türk vatandaşı olması ve yerleşim yerinin Türkiye’de bulunması gerekir. Şirket müdürünün tasfiye memuru olarak hareket etmek için gerekli niteliklere sahip olmaması durumunda, mahkeme bu rolü yerine getirmek için nitelikli bir kişiyi atayacaktır8.

2.3 Tasfiye Sürecinin Aşamaları

2.3.1. Envanterin ve Bilançonun Hazırlanması

TTK’nın 540. maddesi uyarınca tasfiye memurları, tasfiyenin başlangıcında şirketin mali durumunu gösteren bir envanter ve bilanço hazırlamakla yükümlüdür. Şirketin aktif ve pasiflerini gösteren bu belgeler, onay için genel kurula sunulmalıdır. Genel kurul tarafından onaylandıktan sonra, tasfiye memurları şirketin varlıklarını yönetmeye, alacak ve borçları ödemeye ve ilgili tüm belge ve defterlerin kontrolünü ele almaya yetkili olmaktadır9.

2.3.2. Alacaklılara Bildirim

Alacaklıların haklarının korunması tasfiye sürecinin önemli bir unsurudur. Tasfiye memurları, şirket kayıtlarını inceleyerek bilinen alacaklıları tespit etmeli ve tasfiyeyi taahhütlü posta yoluyla onlara bildirmelidir. Ayrıca, TTK’nın 541. maddesi uyarınca, tasfiye memurları TTSG’de birer hafta arayla üç ilan yayınlayarak alacaklıları taleplerini sunmaya davet etmelidir10.

2.3.3. Borçların Ödenmesi ve Kalan Varlıkların Dağıtımı

Alacaklı bildirimlerini takiben, tasfiye memurları şirketin borçlarını yasal öncelik sırasına göre ödemelidir. Tasfiye süreci tamamlanmadan önce şirketle ilgili devam eden hukuki ihtilafların da çözülmesi gerekmektedir11.

Tüm borçlar ödendikten sonra, kalan varlıklar pay sahiplerine, sermaye payları ve varsa sahip oldukları imtiyaz hakları ile orantılı olarak dağıtılmaktadır12.

2.3.4. Tasfiyenin Tamamlanması

Son TTSG ilanının ardından, TTK’nın 543. maddesi uyarınca üç aylık bir bekleme süresi (“Bekleme Süresi”) başlamaktadır. Bu süre zarfında alacaklılar taleplerini ileri sürebilecektir. Ancak mahkeme, alacaklılar için bir risk teşkil etmiyorsa, Bekleme Süresi’nin sona ermesinden önce kalan varlıkların pay sahiplerine dağıtılmasına izin verebilmektedir13.

Bekleme Süresi’nin sonunda, tasfiye memurları nihai bir tasfiye bilançosu hazırlamalı ve onay için genel kurula sunmalıdır. Onayın ardından tasfiye süreci tamamlanmış sayılacak ve şirketin tüzel kişiliği sona erecektir.

Sürecin tamamlanması için genel kurul kararının ticaret siciline tescil ve TTSG’de ilan edilmesi gerekmektedir. Sonrasında şirketin ticaret sicili kaydı silinecek ve tasfiye memurları şirketin tasfiyesini ilgili idari makamlara bildirecektir14.

3. İFLAS DURUMUNDA TASFİYE

Tasfiye memuru, şirketin borçlarının varlıklarını aştığını tespit ederse, tasfiye memurunun mahkemeyi bilgilendirmesi gerekmektedir. Bu gibi durumlarda, mahkeme şirketin iflasına karar verecek ve tasfiye süreci TTK yerine 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu15 hükümleri uyarınca yürütülecektir16.

4. TASFİYEDEN DÖNME

Belirli koşullar altında bir limited şirket, tasfiye sürecinden dönebilir. Şirket, süresinin dolması nedeniyle veya genel kurul kararı ile feshedilmişse ve varlıkların dağıtımı henüz başlamamışsa, pay sahipleri tasfiyeden dönme yönünde karar verebilir. Bu karar, şirket sermayesinin en az %60’ını temsil eden pay sahiplerinin onayını gerektirir17.

5. SONUÇ

Tasfiye, bir limited şirketin sona erdirildiği hukuki bir süreçtir. Tasfiye süreci boyunca şirket tüzel kişiliğini korur ve ticari ünvanına “tasfiye halinde” ibaresi eklenerek faaliyet göstermeye devam eder. Süreç, envanter ve bilanço hazırlanması, alacaklılara bildirim, borçların ödenmesi ve kalan varlıkların dağıtımı dahil olmak üzere birkaç önemli aşamayı içerir.

Nitelikleri TTK’da düzenlenen tasfiye memurları, tasfiye sürecini yönetmekten sorumludur. Tasfiye memuru atanmamışsa, şirket müdürü bu rolü üstlenir. Tasfiye sürecinin tamamlanmasının ardından şirketin ticaret ünvanı sicilden silinir ve tüzel kişiliği sona erer.

References


  1. 14.02.2011 tarihli ve 27846 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  2. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, Ortaklıklar Hukuku II, syf. 594-615, Prof. Dr. Hasan Pulaşlı, Şirketler Hukuku Şerhi, Cilt IV, syf. 3316 ↩︎
  3. Doç. Dr. Mustafa Yasan, Şirketler Hukuku Şerhi, Prof. Dr. Kemal Şenocak (Ed.), Cilt – 4, syf. 5013, Prof. Dr. Hasan Pulaşlı, a.g.e, syf. 3313 ↩︎
  4. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 616 ↩︎
  5. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 598, Prof. Dr. Hasan Pulaşlı, a.g.e, syf. 3316 ↩︎
  6. Prof. Dr. Hasan Pulaşlı, a.g.e, syf. 3317 ↩︎
  7. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 616, Doç. Dr. Mustafa Yasan, a.g.e, syf. 5015 ↩︎
  8. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 617-618, Doç. Dr. Mustafa Yasan, a.g.e, syf. 5015-5016 ↩︎
  9. Doç. Dr. Mustafa Yasan, syf. 5017-5018 ↩︎
  10. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 625, Doç. Dr. Mustafa Yasan, a.g.e, syf. 5017-5018 ↩︎
  11. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 626 ↩︎
  12. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 626-627, Doç. Dr. Mustafa Yasan, a.g.e, syf. 5019 ↩︎
  13. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 626-627 ↩︎
  14. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 626-627, Doç. Dr. Mustafa Yasan, a.g.e, syf. 5019 ↩︎
  15. 19.06.1932 tarihli ve 2128 sayılı Resmî Gazete ↩︎
  16. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 625 ↩︎
  17. Poroy, Tekinalp, Çamoğlu, a.g.e, syf. 629-631, Doç. Dr. Mustafa Yasan, a.g.e, syf. 5020 ↩︎

AlacaklıLimited ŞirketTasfiyeTasfiye MemuruTürk Ticaret Kanunu
Read more
  • Published in Yayınlar
No Comments
  • 1
  • 2
  • 3

SSI LAW FIRM

Cumhuriyet Mh. Silahşör Cd. Yeni Yol Sk. No:2 Now Bomonti D:94 Şişli İstanbul
[email protected]
+90 (212) 813 73 24

  • Anasayfa
  • Hakkımızda
  • Ekibimiz ile Tanışın
  • Çalışma Alanları
  • Kariyer
  • İletişim
  • Privacy Policy
TOP